din kültürü | makaleler RSS


"İŞTE BİZ AKLINI KULLANAN BİR TOPLUM İÇİN AYETLERİ BÖYLE AÇIKLIYORUZ"

Arşiv - Tüm Yazılar

bu sayfadaki yazılar ile ilgili söyleyecekleriniz / soracaklarınız varsa: kaan@kaangoktas.com'a e-posta atabilir ya da iletişim formunu kullanabilirsiniz.

Archive

Sep
17th
Thu
permalink

Tanrı, huda, rab, mevla ....

Yeni yazı konumuz, yine FriendFeed’den çıktı. DBP isimli arkadaşın açtığı konu, bir anda “Allah’a tanrı diye hitap edilebilir mi, bu şekilde dua edilebilir mi?” tartışmasına dönüştü.

Hazır uzun zamandır “din kültürü” konusunda yazmak için fırsat kollarken, bu tartışmaya balıklama atlamamak elde değildi. Öyle de yaptım.

Bu soru aslında yeni değil. İslam’ın erken dönem din uzmanları ve düşünürleri de, uzun süre bu sorun üzerinde kafa patlatmışlar. 7. yüzyıl Arapçası konusunda çağımızın en büyük uzmanı olan Turan Dursun’un “Allah” isimli kitabı ve yine Turan Dursun’a ait Kur`an Ansiklopedisi’ nin “Allah” maddesinde de bu tarihsel tartışma, ayrıntılı olarak inceleniyor.

Günümüzde her ne kadar “Allah’ın 99 ismi olduğu” ve “Tanrı” kelimesinin bu isimler arasında bulunmadığı düşüncesi hakimse de, bu düşüncenin yanlışlığı da “Allah’a tanrı denemez” diyen sabitfikirli kitlenin başlıca dayanaklarından biri.

Öncelikle, Allah’ın 99 ismi yok. Kuran’da, Allah’ın yaptıklarından bahseden fiilkökler de dahil edilirse, Allah 400 civarı ayrı isim / sıfat ile anılır. Neden 99 sayısında ısrar edildiği ve bu 99 isim / sıfat kadar güzel 300 küsür ismin neden yok sayıldığı, ayrı bir yazı konusu olabilir.

Tam da burada bir anımı anlatarak, ufak bir ricada bulunmak istiyorum. Bir başka sosyal mecrada, benzer bir tartışma açıldığında, epey kültürlü ve eğitimli bir insan olduğunu iddia eden ve “neden Tanrı kelimesini kullanıyorsun?” diye soran bir bayana, aşağıda yapacağım gibi, Allah ve Tanrı kelimelerini dilbilimsel olarak açıklamıştım. Gelen cevap beni tartışmayı yarıda bırakıp arkama bakmadan kaçmaya mecbur kılmıştı. Uzun uzun yazdığım yarı-bilimsel ve son derece ciddi açıklamaya, “eğitimli ve kültürlü” bayan, vere vere “Tanrı diye tapılacak puta derler.” cevabını vermişti. Lütfen bu denli sabitfikirli arkadaşlar varsa aramızda, yazının devamını okuyarak beyinlerini bulandırmasınlar.

Asıl sorumuzun asıl cevabı, yani “Allah’a tanrı, ilah, huda, rab, mevla gibi isimlerle hitap edilip edilmeyeceği” sorusunun yanıtı için, “dil ve din” konusundaki temel düsturumuzu hatırlamakta fayda var; “Arapça ile Kuranca ayrı dillerdir, Arapça’ya bir çok sözcük, Kuranca’dan girmiştir.” Yani günümüz Arapçasında ve İslam literatüründe yer alan bir çok kelime, ilk kez Kuran’da kullanılmış ve sonra dilde yer etmiştir.

Ancak “Allah” kelimesi bunlardan biri değildir. Kuran’ın indirildiği çağda, Allah kelimesi, Kuran’ın indirildiği toplumda zaten kullanılagelmekteydi.

7. yüzyıl Arapçasına inerek; Allah sözcüğünün etimolojik kökenini, yüzeysel olarak irdeleyelim:

Allah; EL İLAH kelimesinin kaynaşmış halidir. Arapça’da “el” (ya da “al”) ön ekinin Türkçe’de tam karşılığı yok. (İngilizce’deki “the” ön eki gibi…)

El İlah’ı Türkçe’ye “Tek İlah” olarak çevirirsek, Arapça’daki anlamını tam olarak karşılayabiliriz. İlah da Arapça bir sözcük, Türkçe karşılığını ararsak, Tanrı ya da Huda kelimeleri aradığımızı veriyor. Yani; Arapça ve Kuran’daki “el ilah”; Türkçe karşılığı ile “Tek Tanrı”…

(Ne hikmsetse, “Allah’a tanrı denmez” diyenler, “tek tanrılı dinler / tek tanrıcılık” gibi ifadelere itiraz etmez.)

İslam’ın temel anahtarı “kelime-i tevhid” de bu sorunun cevabı için bize yardımcı olabilir :

“La ilahe illa el ilah” ya da “la ilahe illa hu”; yani tam Türkçe karşılığı ile “tek tanrı (ilah)’ dan başka tanrı (ilah) yoktur.”

Kısacası, Allah başta Kuran’da “ilah” yani “tanrı” olarak anıldığı gibi, Allah kelimesinin anlam karşılığı da bize ilah yani tanrı kelimesini verir.

Kısacası, Allah’a Kuran’da geçen 400 civarı güzel isim ve sıfat ile hitap edilebileceği gibi, “tanrı” , “huda” gibi aynı karşılığı veren Türkçe kelimelerle de hitap ve dua edilebilir.

Aug
28th
Fri
permalink

İslam'ın Darwin'leri...

FriendFeed ortamından tanıdığım gaykedi rumuzlu arkadaşımız, zaman zaman gerek kendi blogunda, gerekse FriendFeed hesabında, İslam konusunda çeşitli görüşler, fikirler yayınlıyor. Bunlardan biri, benim gözümden kaçsa da, Murat Bardakçı’nın aynı ortamdaki hesabına gönderdiğim “Kuran Evrim’i 1400 yıl öncesinden bildirmiştir bana fırsat verin başta Adnan Oktar olmak üzere sözde İslam adına Evrim’e karşı çıkan tüm örümcek kafalılara, hem de Kuran ayetleriyle ağızlarının payını vereyim.” şeklindeki mesaj sayesinde bana ulaştırıldı. Sevgili Murat Gülsaçan, şuradaki FriendFeed girdisini göstererek konu hakkındaki fikrimi sormuş.

Konu, Yaşar Nuri Öztürk’ün “Darwin Evrim Teorisi’ni Müslüman Filozof Miskeveyh’ten çaldı.” sözü… Burada “çaldı” kelimesi aslında biraz ağır. Ancak “çaldı” yerine “esinlendi” kelimesini kullanırsak belki olayın özüne biraz yaklaşmış oluruz. Yine de bu şekilde bile tam anlamıyla gerçeği söylememiş olduğumuz kanaatindeyim.

Darwin’in hayatını, meşhur geziye çıkmadan öncesini ve gezi esnasında zamanın diğer ünlü bilim adamlarıyla mektuplaşmalarını okuduğumuzda, Darwin’in ne Kuran, ne de kendisinden önce benzer konularda fikir yürütmüş olan Müslüman düşünür/bilim adamlarının eserlerini okuduğu, incelediği ile ilgili tek bir kanıt, delil bulamıyoruz.

Üstelik Darwin’in din konusundaki bakış açısı bile hala iki kanat arasında tartışmalı. Ateist kesim, Evrim Teorisi’ni sahiplenip “evrim varsa Tanrı yoktur” derken Darwin’in de bir tanrıtanımaz olduğunu iddia ederken, son zamanlarda “gözleri açılan” inanan kesim de evrime sahip çıkarken Darwin’in koyu ve inançlı bir Hristiyan olduğunu iddia ediyor.

Konumuza geri dönersek… Darwin kendilerini okumuş olsun ya da olmasın, Darwin’den hatta Lamarck’ tan çok daha önce, evrim konusuna dolaylı ya da direkt olarak değinen Müslüman düşünce adamları mevcut.

Bunlardan biri Yaşar Nuri Öztürk’ün de belirttiği gibi İbn Miskeveyh.. 950-1030 yılları arasında yaşayan filozof, Kitabu’l-Fevz’il Aşgar isimli eserinde, çok alakasız bir konudan bahsederken “evirimi andıran” bazı fikirler ortaya atmıştır. Aslında Miskeveyh’in söylediklerini tarafsız bir gözle incelersek, bizim şu an anladığımız ve üzerinde tartıştığımız “modern” anlamıyla bir Evrim fikrinden bahsetmediği çok açık. Özetle Miskeveyh, canlılar arasındaki “mertebe”lerden ve “mertebe farklarından” bahsediyor. Bu mertebelere değinirken, insanla hayvan arasındaki son “mertebe”nin maymun olduğunu, maymuna bir miktar fiziki değişiklik ve nefs özelliği katarsak insanı elde ettiğimize dikkat çekiyor. Ancak Miskeveyh kesinlikle “insan başka bir canlıdan evrimleşerek ortaya çıkmıştır” babında bir şey söylemiyor.

Miskeveyh’ten önce de evrim konusunda, daha doğrusu evrimi andıran fikirler ortaya atan Müslüman filozoflar/bilim adamları mevcut. Yine objektif olmak gerekirse bunlardan bir kısmı, günümüz anlamıyla “evrim” e yakın şeyler söylerken, kimisinin ortaya attığı tez “falanca yerde kürek çeken zenciler maymuna benziyordu, o yerin havası ya da suyu insanlarda böyle değişikliklere sebep olabilir” diyerek “ters evrim” denilebilecek “mesh” yani “mertebe düşürme” kavramına daha yakın.

Mehmet Bayrakdar’ın kaleme aldığı “İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi” isimli kitaba göre, Darwin öncesi dönemde, evrim ya da andıran fikirleri ortaya atan isimler birden fazla. Bunların arasında en göze batanları; Cabir b. Hayyan, Nazzam, Cahız, Biruni, Ihvanu’s Safa, Ibn Tufeyl, Mevlana, Iraki, İbn Haldun, Miskeveyh ve Kınalızade Ali Efendi…

Örneğin bunların içinde en erken tarihte yaşamış olan Cabir b. Hayyan, “canlıların spontane oluşumu ve suni yolla canlı üretme fikri” üzerinde kafa yormuş. Mehmet Bayraktar’ın yorumuna göre Nazzam’ın fikirleri “Kozmolojik Evrim Teorisi” iken, Cahız’ınki “Biyolojik Evrim Teorisi” olarak adlandırılabilirmiş. Biruni ise “Suni Seçimle Evrim Teorisi” olarak adlandırılabilecek fikirler ortaya atmış.

Çok ayrıntıya girmeyelim, kitabı okursanız söz konusu fikirlerin bazılarının kıyıdan bucaktan modern Evrim Teorisi’ni andırdığını, kimilerinin ise bir çeşit evrim fikrini ortaya attığını ancak bilimsel gerçekleşlerle en ufak şekilde örtüşmediğini göreceksiniz. Kitabın yazarı buradaki teorilerin bir çoğunu “modern araştırmacılar yanlış anlamış, hakkını yemiş” diyerek savunma yoluna gitseler de, dönüp dolaşıp ucu “hurma ağacı insanın halasıdır” hadisine getirebilen bir teorinin Darwin’e ya da modern Evrim Teorisi’ne babalık ettiğini düşünmek komik olur kanaatindeyim.

Aslında kitabın en üzerinde durulması gereken ve belki de en doğru kısmı, Bayraktar’ın “İslam’da Evrimci fikirler neden durdu?” incelemesi.

Bayraktar burada, “Bu fikirler ve akımlar devam etseydi, gelişen teknoloji ve insan beyninin algılama kapasitesi ile birlikte Darwin’den daha önce modern evrim tezini Müslüman düşünürler/bilim adamları ortaya koyabilirdi” demiş. Buna ben de aynen katılıyorum. Zira içinde bulundukları hadisçi-sünnetçi-mezhepçi katı görüşlere rağmen ve “insanın çamurdan, balçıktan heykel gibi yaratılıp sonra Tanrı tarafından üfürülüp canlandığını” öğreten ideolojiye rağmen insanın, hayvanların ve canlıların farklı yollarla meydana geldiğini/gelebileceğini hatta fanatik İslam anlayışına göre katledilme sebebi olabilecek “suni yolla canlı meydana getirilebilir” fikrini ortaya atan zihinlerin, zaman içinde birbirlerinin üstüne fikir ekleyerek, modern evrim tezine babalık edebilecek doğru ve gerçekçi tezleri sunabilecekleri ihtimal dahilinde.

Ancak İslam dinini avuçları içine alan fetva makamları ve sözde din adamlarının koyu ve bağnaz fikirleri, sayısız alanda olduğu gibi evrim ve yaratılış konusunda da insan beynini kalıplar içine sıkıştırıp, bu kalıpların dışına çıkanları şiddetle hatta ölümle cezalandırmak sayesinde, karşıt fikirleri bastırıp sindirerek bu gelişimin önünü kesmiş.

Bunun sebebi çok açık.. Kuran, tam 1400 yıl önce Evrim gerçeğini açıkça insanlara bildirmesine, canlıların ve insanların yaratılış sistemi olarak “evrim” i ortaya koymasına rağmen, on binlerce yıl kulaktan kulağa aktarılan ve ucu en eski uygarlıklara kadar giden “çamurdan yaratılma” efsaneleri, Kuran’daki ayetlerin anlaşılmasının önüne geçmiş.

Sözde din adamları ve fetva makamları, uydurulan hadisleri, kulaktan kulağa yayılan sözlü geleneklerdeki kavramları bir şekilde İslam dinine empoze ederek Kuran’da bildirilen yaratılış gerçeğini, masallara, efsanelere tercih etmişler.

Her zaman deriz, Kuran her çağa ve her topluma hitap eder. Kuran metinleri, “nefes alır”, Kuran metinleri canlıdır, yaşar.. Kuran metinleri “üç boyutludur”…

Allah Kuran’daki ayetleri, her toplumun, her çağda yaşayan her insanın algı kabiliyetine göre anlamlandırabileceği şekilde göndermiştir. Ve bunu “Kuran’daki bir çok ayetin müteşabih (çok anlamlı) olduğunu, bu ayetleri insanların farklı şekillerde tevil (sıralama) yaparak anlayabileceğini, gerçek anlam sıralamasını ise kendisinin ve ilimde derinleşenlerin bilebileceğini” (3:7) söyleyerek açıkça bildirmiştir.

Yani, insanın yaratılması konusundaki ayetler de, bir çok ayet gibi farklı şekillerde anlaşılabilir. Temelde baktığımızda bu normal ve Allah’ın iradesi dahilindedir. “İnsanın balçıktan yaratıldığını” söyleyen ayetlerin, bundan 1400 yıl önce ya da 700 yıl önce, o zamanki insanların algı kapasitesi ve zamanın bilimsel şartları gereğince okunduğu şekliyle anlaşılması gayet doğaldır. Ancak günümüzde, bu denli bilimsel gerçekler, buluşlar ve fikirler ortaya konmuşken, insanın algı ve zihin kapasitesi, 1400 yıl önce yaşayan atalarıyla boy ölçüşemeyecek derecede ilerlemişken, bu ayetlerin anlamlarını yeniden “sıralandırmak” yerine, halen okunduğu, düz anlamıyla anlamakta ısrar etmek Allah’ın emrine ve iradesine ters düşmektedir.

Kuran’ın bundan tam 1400 yıl önce evrim gerçeğini nasıl ortaya koyduğunu, bu ayetleri nasıl sözel şifrelerle “zamanı geldiğinde doğru anlaşılabilir” halde kodladığını ve gerçeklerin nasıl gözümüzün önünde olduğunu “Kuran Açısından Evrim Teorisi” isimli kitabımda anlattım.

Ezcümle, İslam ve Kuran, bilimsel gerçeklerin hepsinde olduğu gibi, Evrim gerçeği ile de ters düşmez. Burada olay, ayetleri “gerçek” anlamlarıyla anlamlandırabilmek ve bilimsel gerçekler ışığında okuyabilmektedir.

Çeşitli İslam düşünürleri, Darwin’den yüz yıllar önce kendi çağlarının ve şahıslarının algı kapasiteleri ve bilimsel gelişmeler eşliğinde bu ayetlerin gerçek anlamlarını gösteren ışıkları yakalamış ama doğru tevili yapamamışlardır.

Bağnaz zihniyetin yoğun baskısı nedeniyle cendereye alınan ama hepsinden kötüsü uyduruk hadisler ve efsaneler ile bilinçaltları hapsedilen bu kişilerin gerçeği tam olarak görebilmeleri ve söylemeleri engellenmiştir. Maalesef bu zihniyet ve şartlar altında Evrim fikrini günümüzdeki gerçeklere en yakın ve babalık edebilecek şekilde ortaya koymak Darwin’e nasip olmuştur.

Darwin, evrim fikrini kendisinden önceki Müslüman bilim adamlarından çalmamıştır, esinlenmemiştir. Darwin’in yerine bu fikri gerçek anlamıyla ortaya atma şansı, bu bilim adamlarından çalınmıştır.

May
27th
Wed
permalink

cünup-cenabet.. tartışalım.

bu defa konuyu birlikte tartışmak istiyorum.. atıp-tutmalarınızla konuya yön ve renk verirseniz sevinirim..

hakkı yılmaz, ki sürekli söylerim, kendisi kuran dili konusunda günümüzde yaşayan en büyük ustalardan biridir, “cünupluk-cenabetlik” konusuna farklı bir bakış açısı getirmiş..

yazıyı aşağıda aynen vereceğim ama özetini geçeyim dilerseniz..
cünup kelimesinin kuran’ da ve kuran inmeden önce arap dilinde kullanımından yola çıkmış hakkı yılmaz..

ve demiş ki “cenabetlik bilindiği şekliyle cinsel ilişkiden (ya da boşalmadan) gusledene kadarki süre değildir”..
cenabetliğin tam aksine, tahrik olmakla ya da cinsel dürtülerin uyanmasıyla, cinsel ilişkiye (ya da boşalmaya) kadar olan süre olduğunu iddia ediyor yılmaz..
ve o süre zarfında akli melekelerin tam olarak işlemediğini, afedersiniz ama başka tabir bulamadım “insanın aklının şeysinde olduğunu” bu yüzden de kuran’ ın bu durum içerisinde namaz kılmayı yasakladığını, bu durumdan kurtulmak için gusletmenin (iyice yıkanmanın/duş almanın) emredildiğini öne sürüyor..

gusül konusunda daha önce yazmıştık.. dileyen buradan okuyabilir.

burada dikkatimi çeken bir nokta var, sayın yılmaz daha önce namaz konusunda yazdığı bir kitap artı bir çok makalenin ardından, “salat” kelimesinin kapsamını da genişletmiş.. “salat” ı sadece “namaz” olarak değil, Allah’ ı anmak kapsamında arttırmış.. musalla taşının başında durmaktan, eğitim öğretim yerlerini ve hayır işi yapmayı da “Allah’ ı anmak” kapsamında “salat” ın içine dahil etmiş..

açıkçası, kendi görüşüm olarak, sayın hakkı yılmaz’ ın görüşünü son derece mantıklı bulmakla beraner, henüz tam anlamıyla ikna olmadım.. bu yüzden de bu konuyu size “bu böyledir” diye aktaramıyorum.
ancak dediğim gibi son derece mantıklı bir dilsel kullanım içerdiğinden, konuyu tartışmak istiyorum.
sayın hakkı yılmaz’ la konu hakkında biz de birebir istişarede bulunacağız.. oradan alıntıları da buraya ekleyeceğim.

önce hakkı yılmaz’ ın konuyla ilgili yazısını ve yeni “cenabet” tanımını aşağıya aynen aktarıyorum. daha sonra sizden yorumlar bekleyeceğim. ve ben de bu yorumlara dahil olup kapsamı genişletmeye çalışacağım. dediğim gibi yılmaz’ ın konuyla ilgili diğer açıklamalarını da alıntılayacağım kendi görüşmelerimizden..

dilerim doğru yolu buluruz.. Allah bizleri doğru bildiğimiz yanlışlar için affetsin, yanlışları doğru olarak görmemizi engellesin… “Allah’ ım anlayışımı arttır”…

hakkı yılmaz’ ın “cünup-cenabet” yazısı :


“Fıkıh ve ilmihal kitaplarında bu sözcükler; “Boy abdesti (gusül) almayı gerektiren durum; büyük abdestsizlik hâli; bu durumda olup da henüz gusletmemiş olan kimse” olarak tanımlanmış ve “Cinsel ilişkide bulunmuş yahut rüyada ihtilâm olmuş veya birine bakmakla ya da dokunmakla kendisinden şehvetle inzal vaki olmuş kimseye cünüp bu durumuna da cenabet denir.” şeklinde açıklamalar getirilmiştir.

Bu tanım ve açıklamalardan hareketle; meni gelmese bile cinsel ilişki kuran erkek ve kadının cünüp olacakları, erkekte meninin gelmesiyle, kadının da oynaşma, bakma, düşünme veya benzeri sebeplerle ihtilâm olmasıyla kişilerin cünüp sayılacakları, uykuda iken görülen rüya sebebiyle veya elle tatmin (mastürbasyon) sonucu meydana gelen boşalmanın cünüplüğe yol açacağı hükme bağlanmıştır.

Bu hükümlerden yola çıkarak da cünübün; mescide girmesi, namaz kılması, namaz kıldırması, oruç tutması, Kur’an okuması, Kur’an’a el sürmesi, kendisine Kur’an okunması, Kâbe’yi tavaf etmesi haram sayılmıştır.

Ancak bu yasaklamalar yetmemiş, bir de cünüplüğün kötülüğü hakkında; “cünübün olduğu yere melek girmez, bastığı toprakta ot bitmez, yıkanıncaya kadar bastığı toprak, yattığı yatak ona lanet eder” gibi tehditler -hem de peygamberimize fatura edilerek- savrulmuştur.
Hâlbuki Kur’an’da üzerinde durulan cünüplük, yukarıda tanımlanan cünüplük, cenabetlik değildir. Ama zaman içerisinde kasıtlı olarak yanlış öğretilmesi sonucu cünüplük, bugün hâlâ müslümanlar arasında yanlış bilinmektedir. Bize göre böyle bir anlayış, insanları dinden, eğitimden uzak tutabilmek için uydurulmuştur ve ne acıdır ki bu ihanet yapılırken de peygamberimizin adı kullanılmıştır.

Bu yanlış bilgilendirme öyle yaygın bir hâle gelmiştir ki, “cünüp” sözcüğüne, sözlüklerde de -sanki İslam dini gelmezden evvel bu sözcük Arap dilinde yokmuş gibi- maalesef yukarıda naklettiğimiz terimsel anlam çerçevesinde karşılıklar verilmiş, dolayısıyla klasik kaynaklarda da aynı minvalde bilgiler yer almıştır:

“Cü­nup lafzının müennesi de yoktur, tesniye ve çoğulu da yoktur. Çünkü bu ke­lime, “buud ve kurb; uzaklık ve yakınlık” kelimesi gibi mastar veznindedir. Bazan bu kelimeyi hafifleterek, diye söylerler. Bu kelimeyi bu şekil­de okuyanlar da olmuştur. el-Ferrâ der ki: “Kişi cünub oldu,” ifadesi cenabetten gelmektedir. Bîr şivede cünup kelimesinin, tıpkı “unk” ve “a’nâk,” “tunub ve etnab” (boyun, boyunlar, çadır kazığı ve kazıklar) gibi ço­ğul yapıldığı da söylenmiştir. Tekili kastederek “cânib” diye bu kelimeyi kullanmak halinde, çoğul için “cünnab’1 tabiri kullanılır. Binici ve biniciler için “râkib ve rukkâb” demek gibi. Kelime asıl itibariyle uzaklık demektir. Âde­ta cünup, şehvetle çıkardığı su dolayısıyla namaz halinden uzaklaşmış gibi olduğundan bu ismi alır. Şair der ki:
“Beni (yanında esir bulunan) kardeşimden uzak tutarak mahrum etme! Çünkü ben, çadırlar ortasında garip kalmış bir kimseyim.”
Cünub adam, yabancı adam anlamına da kullanılır. Aynı şekilde cenabet (mücanebet) erkeğin kadın ile içli dışlı olması demektir.” (KURTUBİ)

Sözcüğün esas anlamı:

“Cenb” sözcüğünün türevlerinden olan “cünüb” sözcüğü ile ilgili olarak klasik eserlerde şu bilgiler görülmektedir:

“Cenb” sözcüğü ise bir şeyin parçası, küçük-büyük bir şeyden koparılan parça” demektir. “Canip” ve “cünüp” sözcükleri “Ğariyb (çok uzak olan)” demektir. “cenebe r racülü” ifadesi “kişi onu defetti, uzaklaştırdı” demektir. Ezheri dedi ki: Salat mevzilerine yaklaşması yasaklandığı için “cünüp” denmiştir. İbni esir dedi ki: “cünüp” cima ve meninin çıkışı ile üzerine yıkanmak vacip olan kişi demektir. Cenabet, “meni” demektir. (Lisan 2/ 216-222, Tac 1/ 377, 86)

Ancak, Lisan’da zikredilen Ezheri ve İbn i Esir’e ait görüşleri kabul etme imkânı yoktur. Zira bu sözcük, Kur’an inmezden evvel de Arap dilinde mevcut olup, cünüp olarak salât mevzilerine (musallaya; eğitim öğretim ve sosyal yardım, destek yerlerine) yaklaşılması Kur’an ile yasaklanmıştır.

Cünüplük ve Kur’an:

“Cünüp” sözcüğü Kur’an’da iki ayette aynen olmak üzere, farklı türevleriyle toplam 33 kez yer alır. Sözcüğün türevlerinin hepsi de “ana maddeden uzak parça” anlamı ekseninde olup, bunların Nisa; 36, 43, Kasas; 11 ve Maide; 6 ayetlerindekileri “cünüb” kalıbında, diğerleri farklı kalıplardadır. Meselâ farklı kalıplarda olanlardan Zümer; 17, Nisa; 31, Şûra; 37, Necm; 53, Nahl; 36, Hacc; 30, Hucurat; 12, Maide; 90 ve İbrahim; 35 ayetlerindeki sözcükler, Türkçeye de aynen Arapçadaki anlamıyla girmiş olan, “uzak durma, kaçınma” anlamındaki “içtinap” formuyla yer almıştır:

İbrahim; 35: Ve hani bir zaman İbrahim; “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut”

Bu sözcüğün türevlerinden, “canip, ecnebi, cenab” formaları da aynı anlamda Türkçeleşmiş olup, “Canip”; “yan kenar”, “ecnebi”; “yurdundan kopmuş; yabancı” demektir. “Cenab” sözcüğü ise “eksikliklerden uzaklaşmış” anlamındadır ki bu sözcük başta Allah için “Cenab-ı Hakk, Cenab-ı Allah” diye kullanılmakta, bazen saygın kimselere “… cenapları” denmektedir.

Özetlersek “cünüp” sözcüğü kısaca; “uzak olan; kopuk” anlamına gelmektedir. Nisa suresinin 43. ve Maide suresinin 6. ayetleri ışığında değerlendirilecek olursa bu sözcüğün; “şehvetin kabarması, nefsin uyanması sebebiyle hayattan kopuk olan, dengesini yitirmiş, sağduyulu davranamayan” demek olduğu anlaşılmaktadır. Zira herkesin bildiği gibi, bu hâldeki insan hayattan, dünyadan kopuk olur, sağduyusunu yitirir. Nitekim böyle kişilere halk arasında “aklı bilmem nesine takılı” denir ve insanın bu duruma gelmesine sebep olan fizikî hazların tatmin aracı olan organlar için de “dini imanı olmaz” tabiri kullanılır.
Buradan anlaşılan odur ki cünüplük; meninin gelmesi ile yıkanma arasındaki hâl değil, şehvetin kabarması ile meninin inmesi arasındaki gergin hâldir.

İşte Rabbimiz, hem Nisa; 43 hem de Maide; 6 ayetlerinde, kişilerin bu gergin hâlde iken salâta çıkmamalarını öngörmüştür. Bir başka ifade ile, şehvet kabarması sebebiyle hayattan kopuk olan ve sağduyulu davranamayan insanların bu gibi sosyal faaliyetlere katılmalarını yasaklamış, gergin olanların önce nefislerini söndürmelerini, sonra da yıkanıp toplum huzuruna çıkmalarını emretmiştir. Çünkü gerginliğini atmış (orgazm olmuş) insanın zihninde artık cünüplük hâlinin yol açtığı bir dikkat toplama sorunu söz konusu olmayacak, bu kişiler sakin, anlayışlı birer birey olarak salâtın gereğini yerine getirebileceklerdir. Zaten boşalarak dinginleşmiş insanın kimseye zararı dokunmayacağından, onun toplumdan uzak tutulmasının da bir anlamı yoktur, lanetlenmeleri anlamsızdır.” (Yazının orijinal linki : http://www.istekuran.com/index.php?page=cuenuep-cenabet)

permalink

kod adı : yeşil

“yeşil kod adlı” deyince, mahmut yıldırım gelir akla.. susurluk’ un, derin devlet’ in, jitem’ in muamma ismi… günümüzde “yeşil” diye birinin “gerçekten” var olup olmadığı bile tartışılır oldu…

“var olup olmadığı” bir muamma, bir tartışma konusu olan bir başka “yeşil” daha var aslında.. mahmut yıldırım adına -şimdilik- bayramlar düzenlenmiyor ama diğer “yeşil” i insanlarımız her yıl kuzular keserek, gül ağaçlarının altına eciş bücüş şekiller çizerek, kağıtlar gömerek, sonra onları denize atarak, gelinlik kızların kısmetlerini açarak(!), karınca yuvalarından taşlar toplayarak “kutluyor”…

hıdrellez‘ den ve “hızır” dan bahsediyorum…

önce hıdrellez ismiyle kutlanan şeyin “ne” olduğunu öğrenerek başlayalım yazıya…

“Hıdırellez Bayramı (Hıdrellez), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu sayılarak kutlanmaktadır. İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye‘de kutlanıldığı görülmektedir. Türkiye’de Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs (5 Mayıs Gecesi) tarihinde kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi gül ağacının altına istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.Ve aynı zamanda dileklerini kırmızı kurdaleye bağlayıp gül ağacına asarlar. Bir yıl boyunca dileklerinin yerine gelmesini beklerler.Bazı kimselerde ateş yakıp,dilek dilerler.Ondan sonra yaktıkları ateşin üstünden atlarlar.” (Kaynak : Vikipedi)

özetle, asıl amacı baharın ve yazın gelmesini kutlamak olan bir gün hıdrellez.. bahar bayramı yani… nevruz ya da hıdrellez, ismi ve zamanı farketmez, zor şartlardaki kışın bitip, güneşin dünyaya sıcaklık, hayat ve bereket getirmesini kutlamak, binlerce yıllık geçmişe inildiğinde, gayet normal ve insani bir şey… bu geleneğin, günümüzde de uygulanması, canlıların tarıma, güneşe dolayısıyla “yaz ve bahara” olan bağlılıklarının halen göreceli olarak sürmesi bakımından da, salt bir “gelenek”, bir “anane” olarak yaşatılması da normal…

ancak kutlanılan şey sadece “yazın ve/veya baharın gelmesi” olmalıdır bu noktada…

“hızır” ismi verilen “süperman” in, hayali varlığın geleceğine inanmak, onun bir nevi “noel baba” gibi süper güçlerle milyonlarca insanın, gül ağaçları altına, şuralara buralara yazdığı kağıtları görerek, okuyup, değerlendirmeye alarak(!) dilekleri gerçekleştireceğine bel bağlamak, bir insanın binlerce yıldır yaşadığına, her an her yerde olabileceğine iman etmek, Allah’ tan ziyade, bir kuldan, hayali bir kuldan medet ummak ise bu kutlamayı “masumluktan” ve kabul edilebilir olmaktan çıkarır, sapkınlık ve sapıklık haline getirir durumu…

hızır ismi verilen hayali varlık, büyük ihtimalle tek bir kültürün, coğrafyanın ürünü değildir. her coğrafya, her toplum bu hayali varlığın hayali güçlerine ve özelliklerine bir parça ekleme yapmış ve binlerce yılda bu duruma gelmiştir. islam’ a girişinin de peygamber’ in ölümünden sonra, kuran’ ı değiştiremeyeceklerini anlayınca, hadisler ve sünnetler uydurarak islam’ ı değiştirmeye çalışan ve maalesef başaran bir çoğu yahudi, hristiyan olan “münafıklar” sayesinde ya da ileriki yıllarda türkler’ in zorla islamiyeti kabul etmelerinden sonra, alevilik ismi verilen yeni din-kültür aracılığıyla olması muhtemeldir. işin bu kısmı bu konunun uzmanlarının alanı… “hızır” imgesinin hangi folklör ve toplumda olgunlaşıp, daha sonra islam’ a dahil edildiğini tarihçiler ortaya koymalı..

biz işin dini yönüyle ilgileneceğiz..

öncelikle “hızır” ın kim olduğuyla.. ya da “olmadığıyla”…

hızır, arapça “yeşil adam” manasına gelen bir kelime… bu ismin kendisine verilmesinin sebebi olarak “oturduğu kuru toprağın bile yeşermesi” gösteriliyor. (çeşitli kaynaklar)

hızır’ ın özellikleri ise akla zarar… peygamber tanımına bile uymayan, adeta bir “yarı-tanrı” formunda bir “süperman” hızır…

birincisi, “ölümsüz” (!?!)… en az musa peygamber ya da zülkarneyn peygamber döneminden bu yana hayatta(!?!)… “yaşına başına bakmadan” yaptıkları da akla hayale sığmıyor “hızır” ın…

“Hızır; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmış; özellikle de baharda aramızda dolanarak, bolluk ve sağlık dağıtır. (…) Türkiye’de Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

* Kalbi temiz, Allah’a inanan insanlara yardım eder.
* Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
* Dertlilere derman, hastalara şifa verir.
* Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
* İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
* Uğur ve kısmet sembolüdür.
* Mucize ve keramet sahibidir.” (Kaynak : Vikipedi)

öncelikle bu kısmı bir atlatalım; birincisi hiç bir insanın, hiç bir kulun, hiç bir canlı varlığın, “bizim bildiğimiz anlamda” ölümsüz olmasına imkan yoktur. bu durum akıl-mantık ve en önemlisi kuran dışıdır…

“Senden önce hiçbir insanı ölümsüz kılmadık. Sen ölürsen onlar ebedi mi kalacaklar? / Her can ölümü tadacaktır. Sizi bir test olarak iyi ve kötü olaylarla sınarız ve dönüşünüz bizedir.” (21:34,35)

Allah’ ın kuran’ da apaçık bir biçimde söylediği gibi, peygamber dahil, ve ondan önce hiç bir insan ölümsüz kılınmamıştır. ve her canlı ölümü tadacaktır. “hızır” ismi verilen kişinin, en az musa peygamber veya zulkarneyn peygamber döneminde yaşadığı göz önüne alınırsa, “hızır masalı” daha burada, başlamadan bitmektedir. zira kuran apaçaık bir biçimde “muhammed peygamber’ den önce kimsenin ölümsüz kılınmadığını” söylemekte, ayrıca her insanın da (hızır veya muhammed peygamber farketmez, her insan değil, her “can” yani her “canlı”) öleceğini bildirmektedir.

tam burada, bir itiraz geliyor tabi.. “Allah, hızır’ a ölümsüzlük değil, öldükten sonra ruhunun dünyaya gelip, istediği forma dönüşebilmesi yeteneğini bahsetmiş”miş… ancak bu da kuran’ a ters, zira kuran, insanların öldükten sonra dünyaya gelmelerini de bazı ayetlerde “imkansız” olarak belirtmiştir. üstelik bizim türkçe’ de ve klasik islam literatüründe “ruh” olarak kullanılan, aslen yunan mitolojisinden apartılma “şey”, kuran’ da çok farklı kullanılır. kuran, bizim türkçe’ de ve klasik islam literatüründe “ruh” olarak tabir edilen “kavram” için “nefs” kelimesini kullanır ve bir çok fark vardır, pratik ve teorikte.. bu konuyu daha sonra işleyelim.

dolayısıyla, bu itiraz da kuran’ a terstir. bir insanın “nefsinin” ölümünden sonra dünyaya tekrar tekrar gelerek bedeni forma dönüşmesi kuransal olarak tamamen imkansızdır.

yine yukarıdaki alıntıda, “hızır” a atfedilen yetenekler, bir kulun değil Allah’ ın hikmetleridir…

“hızır” ismi verilen “ölümsüz” olduğu iddia edilen kişiden şifa, bereket, bolluk vs beklemek, Allah’ a tam anlamıyla şirk koşmaktır. maalesef peygamber’ den “şefaat” (bağışlanma) beklemeyi kuran’ a rağmen doğal ve kesin kural kabul eden günümüz islam anlayışı, hayali bir kişiden de bu tip hikmetler beklemeyi doğal ve olası görür…

“hızır” veya bir başka isim, kim olursa olsun bir kuldan, Allah’ ın sunduğu / sunabileceği nimet, hikmet ve rızıkları ummak, kuran’ a ve islam’ ın özüne tamamen terstir. bu tam anlamıyla Allah’ a ortak koşmaktır. kuran’ daki hükmünün “şirk” koşmak olduğu ve kuran’ ın “şirke düşenler” için neler söylediğini hatırlatmaya yazının bu kısmında gerek görmüyorum.

devam ediyoruz… genel olarak, biz “hızır” a hayali bir kişi desek de, klasik islam anlayışında, “hızır” ın ismi kuran’ da geçen bir peygamber (nebi) ya da bir “veli” (dost, klasik literatürde “Allah dostu” olarak kullanılır.) olduğuna inanılır. ve kehf suresi’ nin bir kısım ayetlerinde, musa peygamber ile birlikte anlatılan “alim kişi” nin hızır olduğu iddia edilir. aynı şekilde süleyman peygamber ile ilgili kıssalarda da hızır’ dan bahsedildiği söylenir.

ancak hızır ismi kuran’ da bir kez bile geçmemektedir.

kehf suresi’ nde musa peygamber ile yaşadıkları anlatılan “alim kul”, mutlak suretle bir peygamberdir. ancak kuran, bu peygamber’ in ismini, ne bu surede, ne de başka surelerde atfen bile olsa zikretmemektedir. yine kuran’ ın kendisinden biliyoruz ki, kuran’ da ismi açıkça ifade edilen peygamberlerden başka, ismi anılmayan bir çok peygamber vardır. bu kişi, o peygamberlerden biridir, ancak isminin ne olduğunu sadece Allah bilir. Allah kuran’ da, söz konusu ayetlerde bir çok detaydan bahsetmesine rağmen, isim zikretmediğinden, bu bilginin önemsiz olduğunu, bilmemiz gerekmediğini kabul ediyor ve Allah’ ın kuran’ da, kuran’ ı “tastamam, apaçık ve detaylı” olarak tarif ettiğini unutmuyoruz.eğer “tastamam ve apaçık” bir kitapta, o bilgi yoksa, bilmemiz gerekmiyordur. bu konuda 17:36 ayeti, bize referans olmalıdır.

kuran dili konusunda günümüzün en büyük üstadlarından biri olan hakkı yılmaz, tebyin-ül kur’an isimli eserinde, kehf suresi’ nin 60-82. ayetler arasında bahsedilen “musa peygamber ile alim kul” kıssasını değerlendirmiş ve kelime tahlilleriyle, söz konusu kişinin bir peygamber olduğunu ispatlamıştır. ancak onun da kesin tahlili ile, bu kişi “hızır” ismi verilen süperman değildir.

ezcümle; “hıdrellez” adı altında, “hızır” ismi verilen ve “ölümsüz” olduğu kabul edilen bir kişiden hikmet ve himmetler beklemek, kişinin “ölümsüzlüğünden” başlayarak, tamamen kuran’ a ve Allah iradesine terstir.

baharın/yazın gelişini kutlamaya evet… ancak bunu islam ve kuran dışı biçimde, Allah’ a şirk koşarak yapmaya hayır..

konu ile ilgili olarak hakkı yılmaz’ ın iki yazısını da okuyabilirsiniz :

HIZIR MASALININ ASLI - KUR’AN’ DAKİ MUSA İLE BİLGİN KUL KISSASI

HIZIR İNANCI - HIZIR KİMDİR, NE İŞ YAPAR?

permalink

soru-cevap

> Merhaba Kaan Bey

Merhaba **** Bey. Kusura bakmayın aşırı yoğun bir çalışma temposunda olduğum
için, bu gibi ciddi bir konuda kalem oynatmak için ancak yeterli zaman ve
konsantrasyonu bulabildim. Allah utandırmasın..

> Facebook’ta Deist Turk Grubunda bulunanlara elimden geldiğince bilimsel
> açıdan yanıt vermeye çalışıyorum. Orada İslam Dini ve de Peygamber
> Efendimiz ile ilgili kötü sözler duyunca ve de Tartışma kısmında yer alan
> Din yazısının altında küfür içeren şiiri görünce tartışmaya karar verdim.
> Açıkcası kimsenin dini görüşü beni ilgilendirmiyor sadece amacım İslam ile
> alay eden kişilerin bilgi düzeyi nasıl diye merak ettim ve de açıkcası çok
> boş buldum. Zulkarneyn olayının geçtiği ayette güneşin Kehf suresi 86-90 da
> dünyanın yuvarlak olduğu ile ilgili bir ibare var mı? İnanın ben oradan
> öyle bir anlam çıkarmadım ama oradaki şahıs inat ediyor.

18:86-90′ ın önerdiğim çevirisi şu şekilde :

“Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanusta batar buldu ve orada bir
topluluk ile karşılaştı. “Ey İki Nesil Sahibi, dilersen onları cezalandır,
dilersen onlara iyi davran,” dedik.
Dedi ki, “Kim haksızlık ederse onu cezalandıracağız, Rabbine döndürülünce de
onu görülmemiş bir cezaya çarpacaktır.”
“İnanıp erdemli davranana gelince, ona güzel bir ödül vardır. Ona kolaylık
göstereceğiz.”
Sonra bir yol tuttu.
Uzak doğuya varınca, güneşi, kendilerini güneşten koruyacak herhangi bir şeye
sahip olmayan bir topluluk üzerine doğar buldu.”

Kuran bir fizik, astronomi, kimya, biyoloji vs. kitabı değildir. Kuran,
bilimin doğruladığı her şeyi otomatikman ve kaçınılmaz olarak doğrular.

Bu ayetlerde dünyanın yuvarlaklığıyla ilgili bir mesaj yoktur. Ayetlerin
manasını kavramak için, Zulkarneyn kıssasını başlangıç ayetinden son ayetine
kadar tahlil etmek gerekir.

> Bir de Nisa Suresi
> 15-16 ıncı ayetlerde toplam 24 tane Kuran mealinden sadece 1 inden Yaşar
> Nuri Öztürk ünde eşcinsellik ibaresi var. Bu da oradaki şahıs bu ayetleri
> kullandı bende yanlış dedim. Fakat verdiği linkleri sizede vereyim. Neden
> burada bu Yaşar Nuri farklı bir anlam kullanmış…
> http://www.kuranmeali.org/kuran_meali.aspx?suresi=nisa&ayet=15
> http://www.kuranmeali.org/kuran_meali.aspx?suresi=nisa&ayet=16
> bu konularda beni bilgilendirirseniz sevinirim.

4:15-16′ da Yaşar Nuri Öztürk’ ün “eşcinsellik” olarak yorumladığı
kelime, “fuhuşa varmak / fahişeye varmak” anlamına gelir.

“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört tanık getirin. Tanıklık
ederlerse, onları, ölünceye veya ALLAH onlara bir yol açıncaya kadar evlerde
tutun.”

Güncel Türkçe ile “fuhuş yapmak” olarak çevirilebilir. “Fahişelik yapanlar” da
olabilir. Ayette eşcinsellik anlamı yoktur. Açık olarak fahişelik yaparak
toplum düzenini bozan kadınların bir çeşit tecride alınması emredilmiştir.

Ayetteki fahişe sözcüğü asıl olarak; kötülüğü gayet açık olan davranış, aşırı
derecede edepsizlik demektir. Arapça’ da genellikle yasal olmayan cinsel
ilişkiler için kullanılır.

“Sizden zina işleyen çifti cezalandırın. Tevbe edip düzelirlerse onlardan
vazgeçin. ALLAH yönelişleri kabul edendir, Rahim’dir.”

Burada Yaşar Nuri Öztürk ile birlikte, Hakkı Yılmaz da “iki erkek” ifadesini
kullanmış. Fiilin “erkek” (müzekker) olması bu anlamı çıkarmamızı
sağlayabilir.

Bu ayeti tam anlayabilmek için “zina” kelimesini ve Kuran’ da zina kavramını
tam olarak özümsemek gerekir. Çok yakında zina ile ilgili çok kapsamlı bir
makaleyi siteme koyacağım, inşaallah o zaman kavramanıza daha yardımcı
olabilir.

Kişisel kanaatim, bu ayetin müteşabih olarak anlaşılması gerektiğidir. Ki zina
kavramının gerçek anlamı da bunu gerektirir.

Zina işleyen kişiler, erkek, kadın, kadın-erkek olabilir, yani ayet hem “zina
eden” kadın ve erkek çifti, hem de “zina eden” iki erkeği kapsıyor olabilir.

En doğrusunu Allah bilir.

> Saygılarımla
> **** ****
> Not:Bu arada Kuran Açısından Evrim Teorisi kitabını bir çırpıda okudum ve
> de çok beğendim. Hem deistlerin evrim ile yaptığı yorumlarınında önüne
> geçti. Bende evrim teorisi ile İslam dininin zıt bir yönü olmadığı
> görüşündeyim. Fakat ilk defa böyle bir yayınla dindar olan arkadaşlara da
> dediğimde alay etme konusunda bir engel teşkil ediyor. Kitabınızı
> duyanların ilk tepkisi şaşırmak oluyor.

Çok teşekkür ediyorum.

> Bu arada ***** Üniversitesi ****
> ****** Teknik Daire Başkanlığı’ nda Uzman kadrosunda çalışıyorum. Kartografya
> ABD den de doktora yapıyorum. Kuran’da geçen dünyanın şeklinin devekuşu
> yumurtası şeklinde olması son jeodezik ölçümlerle destekleniyor diye
> biliyorum ben ek bilgi olarak diyeyim dedim.

Konuyla ilgili ayet-bilimsel bilgi eşleşmesi gönderebilirseniz sevinirim.

permalink

şirkin çarklarından şirk fetvası

imam efendi “milli piyango oynamak, puta tapmakla aynı şey” demiş…

bu defa habere haberci olarak değil, “bilirkişi” olarak müdahil olduk…

haberi burada ve burada

konuyla ilgili verdiğim beyanat bu yazının devamında…

Kaan Göktaş – Din Araştırmacısı – Yazar : “Bakara Suresi’ nde konuyla ilgili olarak, mealen ‘Sana sarhoş edicilerden ve kumardan sorarlar: “O ikisinde büyük bir günah ve insanlar için yararlar var; ancak günahları yararlarından daha büyüktür,” de.’ denir. Ayette açıkça görüleceği gibi içki de, kumar da yararı da, günahı da olan şeylerdir. Buradaki ince farklara dikkat etmek lazım; birincisi yararla zarar, sevapla günah birbirinin zıttıdır. Yararla günah birbirinin zıttı değildir. Ayette birbirinin zıttı olan kavramlar kullanılmamıştır. Yani ‘zararı da faydası da var’ veya ’sevabı da günahı da var’ denmiyor. Bu tür bir zıtlık zaten Kuran’ ın çelişmezlik özellik ve ilkesine ters düşerdi. Yararlı olan şeylerin fazlası veya bir kısmı günah olabilir. Örneğin içkinin belli bir miktarının yararlı olduğunu, bazı hastalara tavsiye edildiği tıpça onaylanmıştır, ama bunu aşırıya kaçırmak ve zarara neden olmak insanın elindedir. Kumarın da aşırıya ya da zarara neden olması insanın elindedir, bundan fayda sağlamak da insanın elindedir. İkinci ve en önemlisi olarak; Kuran ‘kumar haramdır’ demiyor, ‘günahtır’ diyor. Haram ile günah kavramları birbirinden ayrıdır. Haram koşmak sadece Allah’ a aittir. Ve Allah nelerin haram olduğunu, nelerin olmadığını en açık şekilde, eksiksiz, tam, açık ve değişmez olduğunu söylediği Kuran’ da belirtmiştir. Kumar haram değil, günahtır. Ancak haram olmayan bir şeye “haram” demek haramdır. Allah adına haram koşmaktır. Kumar, günah olarak nitelenmiştir. Allah Kuran’ da “kendisine eş koşmak” haricinde yani “şirk” haricinde diğer tüm günahları affedebileceğini söylemiştir. Bu Allah’ ın “rahman” sıfatının tecellisidir. Ancak, Allah’ ın iradesine karşı çıkıp, onun “haram” demediği şeyi haram ilan etmek, “farz” ilan etmediği şeyi “farz” koşmak, “günah” demediği şeyi günah, “sevap” demediği şeyi sevap ilan etmek, kendini Allah yerine koşmaktır. “Puta tapmak” ile sembolize edilen şey sadece heykellerin, resimlerin önünde secde etmek değildir. Puta tapmak yani şirk koşmak, Allah’ tan başkasından af, rızık beklemek, Allah’ tan başkasından medet ummak, Allah’ tan başkasının haram koştuğu şeylerden sakınmak, Allah’ tan başkasının sevap ilan ettiği şeyleri yapmaktır. Bu durumda, “kumar haramdır” demek, Allah’ ın yerine, haddi aşarak bir şeyi haram ilan etmektir. Yani kumar oynamak haram değildir, hele şirk koşmak hiç değildir, ama kumar oynamayı haram ilan etmek, kumar oynayanları puta tapanlarla eş değer tutmak, Allah’ a şirk koşmaktır, haramdır.

“İnananlar, ALLAH’ın size helal yaptığı iyi şeyleri haram etmeyin. Sınırı aşmayın. ALLAH sınırı aşanları sevmez.” (Maide Suresi, 85)

Allah adına kurallar koyan din adamları insanların en kötüsü olarak tanıtılır Kuran’da. Allah’ ın kolay olan dinini yaşanmaz bir angarya haline dönüştürmek isteyen şeytan, tarih boyunca din adamlarını kullanarak bu amacına ulaşmıştır.

“… (Çeşitli haramları) O’na yakıştırdılar. Onları iftiralarıyla cezalandıracaktır.” (En’am Suresi, 138) ,

“Cehaletleri yüzünden ALLAH’a iftiralar ederek çocuklarını budalaca öldürenler ve ALLAH’ın kendilerine verdiği rızıkları haram edenler kaybetmişlerdir, şaşırmışlardır. Doğruyu göremezler.” (En’am Suresi, 140) ,

“De ki: “Bana vahyedilende, yiyen birisi için şunların dışında haram edilmiş bir madde bulamıyorum: (1) Leş, (2) akıtılmış kan, (3) domuzun eti -ki pistir-, (4) ALLAH’tan başkasına sapıkça adanmış yiyecekler.” Zorda kalan bir kimse, istekli olmaz ve sınırı aşmazsa kuşkusuz senin Rabbin Bağışlayandır, Rahimdir.” (En’am Suresi, 145) ,

“Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi, ne biz, ne atalarımız ortak koşmaz ve hiçbir şeyi de haram etmezdik,” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (şüpheli ve çelişkili rivayetlere) uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.”” (En’am Suresi, 148) ,

Hadis ve sünnet kitaplarını Allah’ın kelamına ortak koşanlar Allah’tan başka hüküm kaynakları oluşturarak, Allah’ ın haram etmediği birçok şeyi yasaklamışlardır. Kendilerinden önceki müşrikler gibi bu iddialarını Allah’ a mal etmektedirler. Kuran’da çizilen müşrik/putperest portresi evrensel bir portredir.

“De ki: “ALLAH’ın şunu haram ettiğine tanıklık edecek tanıklarınızı getirin.” Tanıklık ederlerse onlarla beraber tanıklık etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyfine uyma. Onlar, Rab’lerine başkalarını eş koşmaktadırlar.” (En’am Suresi, 150)

Allah’ ın haram etmediği sayısız şeyi haram eden mollalarla bu konuyu tartışırken En’am Suresi’ nin 145. ayetinden itibaren okumaya başlayıp 150. ayete gelince durun ve ayetteki bu soruyu kendilerine yöneltin. Cevap olarak size hadis kitaplarının veya mezhep alimlerinin isimlerini sayarlarsa kendilerini ayetin devamıyla mahkum edin.

“De ki: “Gelin, Rabbinizin size neleri haram ettiğini söyleyeyim: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya iyi davranın. Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin; sizi de onları da biz besliyoruz. Büyük günahların açığına da gizlisine de yaklaşmayın ve ALLAH’ın kutsal saydığı cana haksız yere kıymayın. Bunlar, düşünesiniz diye O’nun size verdiği öğütlerdir.” (En’am Suresi, 151) ,

“De ki: “ALLAH’ın, kendi kulları için yarattığı süsleri ve güzel rızıkları kim haram edebilir?” De ki: “Onlar dünya hayatında inananlar içindir, ahirette ise sadece onlar içindir.” Bilen bir toplum için ayetlerimizi böyle detaylı açıklarız.” (Araf Suresi, 32)

Bu ayet, uydurma hadislerle haramlar koşan ruhbanları hedeflemektedir. Ahirette sadece inananlara verileceği açıklanan şeyleri (18:31; 22:23; 35:33) dünya hayatında da yasaklamayan Kuran’a rağmen onları yasaklayanlar putlaştırdıkları Muhammed Peygamber tarafından Allah’ a şikayet edileceklerdir. (25:30)

“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Bu helaldir, bu haramdır,” demeyin. Böylece ALLAH’a yalan yakıştırmış olursunuz. ALLAH’a yalan yakıştıranlar başarıya ulaşamazlar.” (Nahl Suresi, 116) ,

“Yoksa ALLAH’ın izni olmadığı halde onlar için dini kurallar ve yasalar ortaya koyan ortakları mı var? Daha önce belirlenmiş bir karar olmasaydı onların arasında yargı verilirdi. Zalimlere acı bir azap vardır.” (Şura Suresi, 21)

Günümüz “Müslümanlarının” bildiği ve uygulamaya çalıştığı İslam, yüzyıllar boyu, din adamlarının uydurdukları kurallarla öylesine bozulmuştur ki Muhammed Peygamber’ in bildirdiği İslam diniyle ilgisi kalmamıştır. “Ulema” geçinen din adamları, o kadar çok şeriatlar, haramlar, çarşaflar, peçeler, gıdasal yasaklar, sakallar, sarıklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sağ ayaklar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaatler, hazretler, efendiler, kerametler, melanetler, evliyalar, şerifler, seyyitler, hırka-i şerifler, kıl-ı şerifler, takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, şatahatlar, muskalar, istihareler, hülleler, hileler, türbeler, nafileler, mekruhlar, menduplar, sevaplar, müstehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuşlardır ki İslam dinini yaşanması felaket getiren bir şirk dinine çevirmişlerdir. Müslüman halkların dünyanın bu kadar gerisinde kalmalarının en önemli sorumluları bu müşrik din adamları ve onları kullanan politikacılardır. Tanrı bu durumu düzeltmek ve mesajını hurafe ve bidatlerden arındırmak için “büyüklerden biri” diye nitelediği mesajı gönderdi bize.

“Derler ki, “Rabbimiz, sadatlarımıza/şeyhlerimize ve büyüklerimize uyduk; onlar da bizi yoldan saptırdılar.”” (Ahzab Suresi, 67) ,

“Din bilginlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih’i ALLAH’tan ayrı rabler edindiler. Oysa, yalnız tek Tanrı’ya kulluk etmekle emredilmişlerdi. O’ndan başka tanrı yoktur. O, eş koştukları kimselerden de çok Yücedir.” (Barae Suresi, 31)

Din sadece Allah’ındır. Falanın filanın fetvalarını din edinmek şirktir.

permalink

fala inanma

rüyalar yoluyla geleceği görmek mümkün mü? vizyon (sanrı) yoluyla geleceği görmek mümkün mü? tarot, kahve vs. falları ile geleceği görmek münkün mü? geleceği kimler bilebilir?

en komplike şekliyle nostradamus’ undan, vanga’ sına, medyum bilmemkimlerine, en basit şekliyle evde bakılan “masum” bir kahve falı ya da kafelerdeki tarot fallarına, her gün gördüğünüz rüyalarınıza kadar geleceği ve bilinmeyenleri bilmek… daha doğrusunu bildiğini zannetmek, bilinebileceğine inanmak…

“gayba” duyulan bu özlem hayatımızın her aşamasına işlemiş durumda…

bu “geleceği bilme” ya da “bilinmeyenlerden haber verme” safsatalarının bir kısmının islam’ la zaten alakası yok. bir kısmı ise islam’ ın adı kullanılarak saptırılmakta, masum insanlarımız aldatılmakta…

“cinlerin kendisine haber getirdiğini” söyleyen sözde hocalar, “Allah tarafından kendisine bu yeteneğin verildiğini” iddia eden düzenbazlar, görülen rüyaları peygamberimize aitmiş gibi gösterilen yalan hadislerin arkasına sığınarak tahlil etmeye çalışanlar…

kurani açıdan şunu yazının en başında söyleyebiliriz : “geleceği ve bilinmeyenleri bilmek sadece Allah’ a mahsustur. Allah, sadece razı olup dilediği bazı kullarına, geleceğin veya bilinmeyenlerin bilgisinin bir kısmını, vahiy olarak bahşeder.”

bunu bize kuran söylüyor. o halde yazımıza başlamadan önce diyebiliriz ki :

1- geleceği ve bilinmeyen şeylerle ilgili bilgileri Allah’ tan başkası bilemez.
2- geleceği veya gaybı peygamberler bile kendi güçleriyle, hikmetleriyle bilemez.
3- Allah bu bilgileri dilediğine verir, ancak bu bilgi verme vahiy yoluyla olur.
4- bu üç maddenin ortak tahlili olarak; bir kişi “ben geleceği görüyorum” , “gaybtan haber veriyorum” diyorsa “Allah’ tan vahiy aldığını” iddia ediyor demektir.

o halde önce kuran dili açısından “gayb” ın ne olduğunu cevaplandıralım :

“الغيبGayb”, sözlüklerde “şekk, gizli olan, görünmeyen, belirsiz” olarak tanımlanmıştır. (Lisanü’l-Arab; c:6, s:704,705) Bu tanım, “gayb”in karşıt anlamlısı olan “ شهودşühûd ve شهادة şehadet [aşikar]” kavramından hareketle biraz daha açılacak olursa, “gayb”ın da vasıtalı ya da doğrudan duyu organları ile algılanamayan, insanın kendi kendine edinebileceği bilgilerle özellikleri kavranamayan her türlü olay, nesne veya mekân gibi şeyler olduğu söylenebilir. Yani herhangi bir şeyin “gayb” sayılabilmesi için o şeyin algılanamaması, öğrenilememesi gerekir. Eğer o şey, herhangi bir araç yardımıyla bile olsa algılanabiliyor ve öğrenilebiliyorsa “gayb” olmaktan çıkar, “aşikâr” olur.” (Hakkı Yılmaz - İşte Kuran)

örneğin hamile bir kadının, doğuracağı çocuğun cinsiyeti, gayb değildir. bu çocuğun kaç yaşında, nerede öleceği gaybtır. bir hafta sonra havanın nasıl olacağı gayb değildir, bir hafta sonra falan tarihte, falan saatte başımıza ne geleceği gaybtır.

kuran’ da gaybın bilgisinin sadece ve sadece Allah’ a ait olduğu bir çok ayette açıkça verilmiştir :

“Gizliliklerin anahtarı onun elinde. O’ndan başkası onları bilmez. Karada ve denizde ne varsa onları bilir. Bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. Yerin karanlığında bir tane, yaş veya kuru hiçbir şey yok ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.” (6:59)

““O’na Rabbinden bir mucize indirilmeli değil mi,” diyorlar. De ki: “Gizemler ALLAH’ın yanındadır; öyleyse bekleyin, ben de sizinle birlikte beklemekteyim.“” (10:20)

“De ki, “Göklerde ve yerde, ALLAH’tan başka kimse geleceği bilemez. Ne zaman dirileceklerinin bile farkına varmazlar.”” (27:65)

yine kuran’ a göre peygamberler kendi güçleri ve hikmetleriyle geleceği ve gaybı bilemezler. Allah sadece dilediği bazı kullarına, gaybın bilgisinin dilediği kısmını vahyeder :

“ De: “ALLAH’ın hazineleri benim yanımda demiyorum size. Gizlilikleri de bilmiyorum. Size, bir melek olduğumu da söylemiyorum. Sadece bana vahyedileni izliyorum.” Şunu da söyle: “Kör ile gören bir mi?”” (6:50)

“De ki: “ALLAH’ın dilediğinden başka ben kendime ne bir yarar ne de bir zarar veremem. Gizliyi bilseydim mal varlığımı arttırırdım, bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak inanan bir topluma bir müjdeci ve uyarıcıyım.”” (7:188)

“Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kura çekerlerken sen onların yanında değildin; çekiştikleri zaman da sen onların yanında değildin.” (3:44)

“Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberleridir. Ne sen, ne de senin halkın bundan önce onları bilmezdi. Sabret. Sonuç, erdemlilerindir.” (11:49)

“Bunlar, sana vahyettiğimiz geçmişin haberleridir. Onlar topluca karar alıp düzen kurarlarken sen onların yanında değildin.” (12:102)

“O geleceği bilendir; ve O sırrını hiç kimseye göstermez.” / “Ancak seçtiği bir elçi hariç; nitekim O, o elçiden önceye ve sonraya ait bir gözlem sunar.” (72:26-27)

“ALLAH elçileri topladığı gün: “Size ne cevap verildi,” der. “Bir bilgimiz yok. Gizemleri sen bilirsin,” derler.” (5:109)

yukarıda verilen ayetlerin yanı sıra, sadece Allah’ ın gaybı bileceğini, dilediği kullarına bu bilginin bir kısmını vahiy yoluyla bildirebileceği ile ilgili bir çok ayet daha bulunmaktadır. (ayetlerin tam listesi için yazının sonuna bkz.)

ancak tüm bu ayetlerin genel anlamı ve kuran’ ın bütününden konuyla ilgili çıkan tek mesaj yukarıda da tekrarladığımız gibi tektir ve nettir : geleceği Allah’ tan başkası bilemez. geleceği bildiğini iddia eden kişi, Allah’ tan vahiy aldığını iddia etmektedir. Allah’ ın dilediği kullarına veya peygamberlerine vahiy olarak geleceğin bilgisini verdiği olaylar kuran’ da anlatılmıştır. peygamberimize geleceğin bilgisinin verildiği zamanlar da (mekke’ nin fethinden önce bunun bildirimesi gibi) yine kuran’ da yer almıştır. kuran, ne peygamberlerin, ne başka kimsenin bu bilgilerin ve Allah’ ın vahyetmelerinin dışında kendi güç ve hikmetiyle geleceği bilemeyeceğini açıkça söyler.

burada bir not düşmekte yarar var. Allah, tam ve eksiksiz olan kuran’ da peygamberimize geleceğin bilgisini ne zaman verdiğini bildirmiş, bunun dışında peygamberimizin geleceği bilemeyeceğini “de ki” emriyle ona da söylettirmiştir.

maalesef kütub-i sitte adı verilen meşhur hadis kitapları olmak üzere, bütün uyduruk hadis kitapları kuran’ da anlatılan bu olayların dışında, kuran’ a ters ve aykırı olarak, kuran ve peygamberimiz kendileriyle çelişiyormuş gibi, peygamberimizin gelecekten haber verdiğine dair bir çok rivayet nakleder. kuran, kendisiyle çelişmekten, peygamberimiz Allah’ ın emri ve bilgisine karşı çıkmaktan münezzehtir. bu rivayetlerin hepsi yalandır.
“Adı sanı ne olursa olsun, hiç kimse “gayb”i bilemez. “Gayb”i bilmek Allah’ın tekelindedir. Anlatılan ve yazılan aksi bilgilerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu yalan ve uydurmalar istismar amacıyla yüzyıllardır tedavülde tutulmaktadır.
Allah’a (Kur’an’a) ve peygamberimize rağmen “gayb”in bazı kimselerce bilinebileceği şeklindeki sapık inanış maalesef cahil kitleler arasına yerleşmiştir.
Nasıl ki bizzat Yüce Allah çocuk edinmediğini ilân etmesine ve bunlardan münezzeh olduğunu bildirmesine rağmen, Hıristiyanlar “İsa Allah’ın oğludur”; Yahudiler de “Üzeyr Allah’ın oğludur” dedikleri için kâfir oluyorlarsa (Tövbe/30, Maide/72); Kur’an’ın Allah’tan başka kimse gaybi bilmez, bilemez” demesine rağmen, peygamberimizin veya başka herhangi birinin “gaybi bildiğinin” ileri sürülmesi de aynı şekilde kâfirliktir. Bunun bu kadar büyük bir dinî cürüm olmasının nedeni, gaybi bildiği iddia olunan şahıslar üzerinden hem dinin inanç ilkelerinin zarar görmesi, hem de bu tür şahıslara manevi nüfuz sağlanarak onların üzerinden sosyal hayatın imkânlarını kullanmayı sağlayacak iğrenç istismarlara zemin hazırlanmasıdır.” (Hakkı Yılmaz - İşte Kuran)
Buraya kadarki kısımdan sonra, şimdi hayatımızın içine çeşitli “masum” görünüşlü şekillerle sızan “gaybı bilme / bildirme” şarlatanlıklarına bakalım…
RÜYALAR GELECEKTEN HABER VERİR Mİ?
hepimizin başına gelmiştir. garip bir rüya görürüz, sabah uyandığımızda dahi etkisinden kurtulamayız. anlattığımızda, çevremizdekiler çeşitli yorumlar getirirler. bu yorumlar nedense her kaynakta, her kişide değişiklik gösterir. örneğin google’ da basit bir arama yapın. rüya tabiri sitelerine girin, en basit bir şeyin anlamına bir kaç sitede bakın, mutlaka farklılık gösterecektir.
öncelikle şunu söyleyelim; rüyalar tamamen psikolojik hadiselerdir. modern bilim, rüyalar konusunda binlerce yıl öncesine oranla hayal dahi edilemeyecek gelişmeler kastedilmektedir. günümüzde bilim adamları, görülen rüyaların televizyon yayını gibi kaydını ve sonra aynı şekilde izlenebilinmesini dahi başarabilecek başarılara imza atmaktadırlar. rüyaların psikoloji ile ilişkisi konusunda bilimsel ve pozitivist bir çok adım atılmış, insanların neden rüya gördükleri, rüyalarda görülen şeylerin alt bilinç ve üst bilinçteki açıklamaları gibi konularda artık “sır” gibi görünen şeyler bilimsel temellere oturtulmuştur. rüyalarda sembolize edilen örneğin bir “kalem” in, bilinçaltımızda neyi sembolize ettiği psikanaliz uzmanları tarafından tespit ve tahlil edilebilmektedir.
rüyaları tabir etmek için hurafeler ve uydurmalarla dolu fal kitaplarına değil, modern bilim ve tıbba müracaat etmek gerekir.
kuran, her konuda olduğu gibi bu konuda bilimi teşvik eder ve destekler, doğrular.
yaygın bilinenin aksine, kuran’ da “rüya tabiri” ya da görülen rüyaların geleceğe ilişkin haber vermesi geçmemektedir.
yusuf peygamber’ in kıssasında kuran’ da anlatılan şey, “rüya ile geleceği görmek” değildir, yukarıda detaylıca incelendiği gibi, Allah’ ın peygamberine gaybın bir kısmını vahyetmesidir.
yusuf peygamber rüya GÖRMEMİŞTİR.
kuran dilinde, türkçe’ de “rüya görmek” olarak adlandırdığımız şeyin ismi “uykuda görmek” tir. kuran’ da bu tabir “fi’i-menami” kelimesiyle kullanılır.
bu şekilde kuran’ da iki defa “görülen rüya” dan bahsedilir. biri ibrahim peygamber’ in rüyasıdır :

“Onunla birlikte çalışma çağına varınca, “Oğlum,” dedi, “Rüyamda seni boğazlamam gerektiğini görüyorum. Ne düşünüyorsun?” “Babacığım,” dedi, “Sana emredileni uygula. ALLAH dilerse beni sabırlı bulacaksın.”” (37:102)

bir diğer rüya ise kuran’ da şu şekilde geçer :

“ALLAH onları rüyanda sana az gösteriyordu. Onları sana çok gösterseydi, dağılacak ve o konuda çekişip duracaktınız. Fakat ALLAH (sizi) kurtardı. O, göğüslerin özünü bilendir.” (8:43)

yusuf peygamber’ in kıssasında anlatılan ve geleneksel çevirilerde bugüne kadar hep “rüya” olarak belirtilen görüntüler, rüya değildir.
yusuf kıssası’ nda ilk “görüntü” den bahsedilirken kuran dilinde “görmek”, bildiğimiz “gözle görmek” anlamına gelen “raeytü” fiili iki kez kullanılarak vurgulanmıştır.

“Yusuf, bir zamanlar babasına: “Babacığım, on bir gezegeni, güneşi ve ay’ı gördüm, onların bana secde ettiklerini gördüm” dedi.” (12:4)

yusuf peygamber’ in gördüğü bu görüntü, rüya değildir. iki defa “görmek” fiili kuran dili ile “gözle görmek” manasında kullanılmış ve vurgulanmıştır. yusuf peygamber bu görüntüleri uyanıkken görmüştür.
ayetin devamında, yusuf peygamber’ in babası yakup peygamber, oğlunun gördüğü bu “görüntüyü” değerlendirir.

“(Babası Yakup:) “Yavrum,” dedi, “Rüyanı kardeşlerine anlatma, olur ki sana karşı bir plan kurarlar. Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır.” (12:5)

ayette, yusuf peygamber’ in gördüğü “görüntü” için “rüya” kelimesi kullanılmıştır. ancak bu “rüya” kelimesi, bizim türkçe’ de kullandığımız anlamda “rüya” değildir. kuran dilinde, bizim türkçe’ de rüya ismini verdiğimiz şey yukarıda açıkladığımız gibi “uykuda görmek” olarak geçmektedir. bu yanlış / farklı isimlendirme, anlamlandırma ayetin esas anlamını görmemizi engellemektedir.
yusuf peygamber, uyanıkken bir çeşit görüntü görmüştür. yukarıda incelediğimiz ve anlattığımız gibi, Allah bilinmeyenlere ve geleceğe ilişkin bazı bilgileri, dilediklerine vahyedebilir. yani yusuf peygamber’ in gördüğü bu görüntü, vahiydir. Allah tarafından vahiy, görüntü olarak ona gösterilmiştir.
nitekim, yusuf peygamber’ in kendisi de bir peygamber olan babası yakup, oğlunun gördüğü bu görüntüyü kesin olarak yorumlayamamış, sadece bunun bir “vahiy” olduğunu anlamış ve diğer oğullarının yusuf’ u kıskanıp ona kötülük edebileceklerini tahmin ederek oğlunu uyarmıştır.
buradan anlaşılmaktadır ki, bu çeşit görüntülerin tevili ve tahlili, peygamber dahi olsa insanların kendi elinde, hikmeti ve gücünde değildir. vahiy, Allah ile vahyettiği kulu arasındaki doğrudan iletişimdir.
Allah’ ın kullarına “vahyettiği” bilinmeyenlere ve geleceğe ilişkin bilgiler, bir başkası tarafından yorumlanıp tahlil edilemez. bunu bir “peygamber” bile başaramamış, sadece tahminde bulunmuştur.
nitekim, kuran’ da yusuf kıssasında anlatıldığı gibi yakup peygamber’ in bu tahmini doğru çıkmış, kardeşleri yusuf peygamber’ i kıskanarak ona kötülük etmişlerdir.
yusuf peygamber’ in aldığı vahye, yani gördüğü görüntüye babası yakup peygamber kesin yorum değil tahmin yapmıştır. ve bu görüntünün yorumlanması bilgi ve yeteneğini de Allah’ ın yusuf peygambere vereceğini dile getirmiştir.

““Böylece Rabbin seni seçmekte, sana olayların yorumunu öğretmekte ve daha önceki ataların İbrahim ve İshak’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Yakup ailesine de tamamlamaktadır. Rabbin Bilendir, Bilgedir.”” (12:6)

nitekim yusuf suresi’ nin devamında öğrendiğimiz gibi, yusuf peygamber bu gördüğü görüntüyü tahlil ve tevil edebilmiştir :

“Ana ve babasını tahtın üzerine kaldırdı. Hepsi onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım, bu, önceden görmüş bulunduğum rüyanın gerçekleşmesidir. Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan, benimle kardeşlerimin arasını açtıktan sonra O beni hapishaneden çıkararak ve sizi çölden getirerek bana iyilikte bulundu. Gerçekten Rabbim dilediğine karşı çok şefkatlidir. O, Bilendir, Bilgedir.”” (12:100)

burada da kullanılan “rüya” kelimesi, bizim türkçe’ de kullandığımız anlamda “rüya” değildir, uyanıkken görülen görüntüdür.
bu çeşit görüntülere parapsikolojide “vizyon” (vision) denilmektedir. örneğin en ünlü kahin olarak bilinen nostradamus da kehanetlerini uykuda değil, uyanıkken birden gözünün önüne gelen görüntüler olarak gördüğünü söylemiştir. bu şekilde uyanıkken çeşitli görüntüler (vizyonlar - kuran dilinde rüyalar) gördüklerini iddia edenler vardır. ancak kuran tarafından bildirilmektedir ki, bu çeşit bir rüya-vizyon görümü, ancak Allah tarafından “vahyedilmeyle” olur.
yusuf kıssası’ nda yusuf peygamber’ in atıldığı zindanda, zindan arkadaşlarının ve daha sonra hükümdarın gördüğü görüntüleri yorumlaması da anlatılır. surenin başında bize öğretildiği üzere, Allah yusuf peygamber’ e “vizyonlar” göstermekle birlikte, bunların yorumunu yapma becerisini de bahşetmiştir ve bu sadece ona verilen bir özelliktir.
peki, bu çeşit “vizyonlar” yani “uyanıkken görüntüler”, kuran diliylee “rüyalar” görmek Allah tarafından bahşedilen bir “vahiy” ise zindandaki iki suçlu ve mısır ülkesinin hükümdarı da bu çeşit görüntüleri nasıl görebilmişlerdir?
bu konuda hakkı yılmaz, tebyin’ul kuran isimli dev eserinin yusuf suresi’ ni yorumladığı bölümünde, “bu çeşit vizyonlar görmek, o zaman o coğrafyada yaygın bir şey olsa gerektir. nasıl ki musa peygamber sihrin ve sihirbazlığın yaygın olduğu devirde, sihirler ile mucizeler gösterdiyse, yusuf peygamber’ in yaşadığı zaman ve coğrafyada da bu çeşit görüntüler görmek yaygındır ve yusuf peygamber bunları doğru yorumlayarak mucizesini göstermiştir” dese de, ben aynı kanaatte değilim.
başından beri söylediğimiz üzere, bu çeşit görüntüler görmek, tamamen Allah’ ın bilgisi ve takdiri ile gerçekleşir ve bunlar birer “vahiy” dir.
bu halde, yusuf peygamber’ den başka iki zindan mahkumu ve bir hükümdarın da Allah’ tan vahiy almış olması söz konusu olsaydı, yüce Allah, tam ve eksiksiz kitabı kuran’ da bunu bize mutlaka bildirirdi.
yorumumuza göre, bu görüntüler, o kişilere, Allah tarafından, yusuf peygamber’ in tahlil edebilmesini sağlamak amacıyla gösterilmiştir. yani o kişiler amaç değil, araçtır. o kişilerin bu vizyonların aracı olarak kullanılmasının sebebi, Allah’ ın en başından beri işleyen ilahi takdirinin maddi alemde yerine gelebilmesini sağlamaktır. yani yusuf peygamber, zindan arkadaşlarına gösterilen iki görüntüyü doğru tahlil ederek hükümdar tarafından farkedilmiş, hükümdara gösterilen görüntüyü doğru tahlil ederek mevki sahibi olmuş ve kardeşlerinin oyununu ortaya çıkarmış, babasına kavuşmuştur.

“Onunla birlikte hapishaneye iki genç adam da girdi. Onlardan biri: “(Rüyamda) kendimi şarap yaparken gördüm” dedi. Diğeri: “Ben de başımın üzerinde ekmek taşırken kendimi gördüm, onu kuşlar yiyordu. Bunların yorumunu bize bildir. Seni iyilerden görüyoruz.”” (12:36)
““Size ayrılan karavana yemeği elinize geçmeden önce size onun yorumunu bildirebilirim. Bunlar, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Ben, ALLAH’a inanmayan bir toplumun dinini terk etmiş bulunuyorum, onlar ahiret konusunda da inkarcıdırlar.”” (12:37)

görüldüğü gibi, iki mahkumun gördüğü görüntüler, “uyanıkken görme” fiiliyle vurgulanmıştır. parantez içinde verilen “rüya” kelimesi, yukarıda defalarca tekrar ettiğimiz gibi, türkçe’ de kullandığımız şekliyle uykuda görülen görüntüler değil, uyanıkken görülen görüntüleri anlatır. ve yusuf peygamber bu görüntüleri yorumlamanın Allah tarafından kendisine verilen bir özellik olduğunu bildiriyor.
daha sonra yusuf peygamber’ in iki yorumu da doğru çıkıyor, mahkumlardan biri idam edilirken, diğeri serbest kalıyor. ve ülkenin hükümdarı da bu çeşit bir görüntüye maruz kalıyor.

“Kral dedi ki: “Rüyamda yedi semiz inek görüyorum, onları yedi zayıf inek yiyor; ayrıca yedi yeşil ve yedi kuru başak… Ey seçkinler, rüyaların yorumunu yapabiliyorsanız bu rüyamı bana çözüverin.“” (12:43)
““Karmakarışık rüyalardır bunlar. Biz böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz,” dediler.” (12:44)

yusuf peygamber’ in daha önce doğru tahlil ettiği görüntüler sayesinde, mahkumlardan serbest bırakılanı yusuf’ u hatırlıyor ve onu zindandan çıkararak hükümdara getiriyor. yusuf peygamber, hükümdarın gördüğü görüntüyü de doğru tahlil ediyor.

“(Zindana gidip:) “Yusuf, ey can arkadaşım, bize yedi sıska inek tarafından yenen yedi semiz inek, yedi yeşil ve kuru başak hakkında açıklama getir de halka bilgi vereyim.” / “Dedi ki: “Yedi yıl boyunca ekip biçtiğinizi, yediğiniz az bir kısmının dışında, başaklarında bırakıp depolayın.” / “Sonra, onun ardından yedi kurak (yıl) gelecek ve sizin depoladığınızın az bir bölümü hariç, o yıllar için önceden biriktirdiklerinizi yiyip bitirecektir.”” / ““Ondan sonra ise öyle bir yıl gelir ki onda halk ferahlanacak ve onda (meyve) sıkıp, (hayvan) sağacaklar.”” / “Kral, “Onu bana getirin,” dedi. Elçi ona gelince (Yusuf,) “Rabbine dön ve parmaklarını kesen kadınların durumunu ondan sor. Kuşkusuz benim Rabbim, onların entrikalarını bilir,” dedi.” (12:46-47-48-49-50)

görüldüğü gibi yusuf peygamber’ in, Allah tarafından iki aracıya (mahkuma) gösterdiği görüntüleri yine Allah tarafından kendisine verilen yeteneği kullanarak tahlil edebilmesi, hükümdara gösterilen görüntüyü tahlil edebilmesine sebep olmuş, bu şekilde zindandan kurtulmuştur.
buraya kadar olan kısmı toparlarsak;
1- kuran’ da, bizim türkçe’ de kullandığımız anlamıyla “uykuda görülen görüntüler”, “uykuda görmek” kelimesiyle anlatılır. bunlar tamamen psikolojik hadiselerdir. metafizik bir yanı yoktur.
2- kuran’ da “rüya” kelimesiyle anlatılan şey, uykuda değil uyanıkken görünen görüntüler, yani vizyonlar, bazen halüsinasyon olarak tanımlanan olaylardır. buradaki anlam karmaşası, yüzyıllardır yanlışlığa neden olmuştur. bunun tek sebebi, kuran dilini önemsememek, dinde dil kavramını göz ardı etmek ve kuran’ a değil hurafelere, masallara önem vermektir.
3- kuran’ da “rüya” ismi verilen bu uyanıkken görünen görüntüler, aslında birer vahiydir. bazı müstesna hallerde, bu görüntüler başka kişilere de gösterilebilir. ancak bu, o kişilerin vahye muhattap olduğunu ya da geleceği / bilinmeyenleri bilecekleri anlamına gelmez. o kişiler birer araçtır.
4- Allah, bu görüntüleri tahlil etme yeteneğini dilediği belli kullarına verir. kimsenin kendi hikmeti ve gücüyle bu görüntüleri tahlil ve tevil etme durumu yoktur. nitekim bu tip görüntüleri, bir başka peygamber (yakup) dahi tahlil edememiş, sadece tahminde bulunabilmiştir.
bu çeşit görüntüler gördüğünü, ister rüyada olsun ister uyanıkken, bunlar sayesinde gelecekten haber verdiklerini ya da bilinmeyenleri bildiklerini iddia edenler, Allah’ tan vahiy ve yakup peygamber’ e dahi verilmeyen bir yetenek aldıklarını iddia etmektedirler. kasıtlı olsun ya da olmasın, bu ağır ve ciddi bir iddiadır. bu kişilerin, söyledikleri sözlerin ve iddiaların bu ağır anlamını tartmalarında ve yalanlarından vazgeçmelerinde kendileri için fayda vardır.
nitekim, rüyaların gelecekten haber veremeyeceği, peygamberimizin kuran’ da anlatılan rüyasıyla da görülmüştür.
peygamberimizin dahi gördüğü rüya gerçek çıkmamış, bunun aksi meydana gelmiştir.

“ALLAH onları uykunda (rüyanda) sana az gösteriyordu. Onları sana çok gösterseydi, dağılacak ve o konuda çekişip duracaktınız. Fakat ALLAH (sizi) kurtardı. O, göğüslerin özünü bilendir.” (8:43)

nitekim, eğer rüyalar “sadık” yani “doğru” olsa ve gelecekten haber verseydi, en başta peygamberimizin gördüğü rüyanın doğru çıkması gerekirdi.
oysa peygamberimiz, Allah tarafından sayılı kullarına bahşedilen bu nimet ve vahyin muhattabı olarak, yusuf peygamber gibi “uyanıkken” geleceğe ilişkin bazı bilgileri, görüntü yoluyla alabiliyordu.

“ALLAH elçisinin rüyasını (gördüğü şeyi) gerçekleştirdi: “ALLAH dilerse, güvenlik içinde, başlarınızı (saçlarınızı) tıraş etmiş ve kısaltmış olarak Kutsal Mescide gireceksiniz. Bir korku duymayacaksınız. Sizin bilmediklerinizi bildiğinden, size bundan önce acil bir zafer hazırlamıştır.”” (48:27)

rüya kelimesinin kuran dilinde ne anlama geldiğini yukarıda çok kez açıkladık.
peygamberimiz mekke’ nin fethini, uyanıkken, vizyon olarak görmüş ve bu gerçekleşmiştir. bu Allah tarafından verilen bir vahiydir. nitekim peygamberimizin bu görüntüyü tahlil ve tevil ettiği belirtilmemiştir, bunu görüntü olarak görmüştür ve gerçekleşmiştir.
özetle tekrar toparlayacak olursak :
1- rüya ile geleceği görmek mümkün değildir. rüyalar geleceğin habercisi olamaz. rüyalar ancak psikolojik birer hadise olarak geçmişin, içinde bulunulan anın alt bilinç ve üst bilinç açısından bir çeşit yorumu olabilir.
2- uyanıkken görülen görüntüler yoluyla geleceği görmek Allah tarafından seçilmiş bazı kullarına verilen bir özellik ve vahiydir. bu, peygamberlik mertebesidir. hatta her peygambere verilen bir özellik de değildir.
ister rüyada olsun, ister uyanıkken, gördüğü görüntülerle geleceği bildiğini veya başkasının rüyada ya da uyanıkken gördüğü görüntüleri yorumlayarak gelecekten haber verdiğini iddia eden kişi, yakup peygamber’ e bile verilmeyen, yusuf peygamber’ e, peygamberimize bahşedilen yeteneğe sahip olduğunu iddia etmektedir. kısacası, yalancıdır.
KAHVE, TAROT, İSKAMBİL, SU FALI VS ŞEKİLLERLE GELECEĞİ BİLMEK MÜMKÜN MÜ?
konumuzun en başında defalarca söylediğimiz gibi, gelecekten haberdar olma ya da bilinmeyeni (gaybı) bilme ancak ve ancak vahiy yoluyla mümkün olur. bu şekilde gelecekten haberdar olduklarını iddia edenler, Allah’ tan gaybın bilgisini vahiy olarak aldıklarını iddia etmektedirler. yani yalancıdırlar.
en doğrusunu tabi ki Allah bilir.
—-
gayb konusunda detaylı bilgi ve yazının başında sözü edilen “gaybı sadece Allah’ ın bildiği, bazı seçtiği elçilerine bu gayb haberlerinden bir kısmını vahiy olarak bildirdiği” ile ilgili ayetlerin tam listesi için hakkı yılmaz’ ın işte kuran’ daki yazısı.

permalink

takvimler değişsin

bilim adamları 2000 yıl öncesinin gökyüzü haritasını bilgisayar ortamında oluşturup, isa peygamber’ in doğumunda ortaya çıktığı söylenen yıldızın, aralık’ ta değil, haziran’ da görüldüğünü iddia etmişler.

şimdi kuran’ a bakalım :

“ “Üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı hazırlamıştır,” diye (ağacın) altından kendisine seslendi. / “Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine olgun hurmalar dökülsün.” / “Ye, iç ve gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görürsen, ‘Ben Rahman için oruç tutmaya karar verdim. Bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de.” ” (19:24-25-26)

meryem suresi olarak bilinen 19. suredeki bu ayetler, isa peygamber’ in doğum anını anlatıyor. ayetlerin daha öncesini, meryem ana gerçeği başlıklı yazımızda ayrıntılı olarak incelemiştik.

meryem, isa peygamber’ i dünyaya getirmek için utancından, yaşadığı yeri terk edip, ıssız bir yere gidiyor. ve bu esnada karşısına, kuran’ ın açıkça kim olduğunu söylemediği ancak ayetlerin ve konunun gidişatından bizim zekeriyya peygamber olduğunu tahmin ettiğimiz biri çıkarak ona çeşitli tavsiyelerde bulunuyor.

bu kişi, meryem’ e, altında bulunduğu hurma ağacının gövdesine / dalına asılarak silkelemesini ve üzerine dökülecek taze olgun hurmalardan yemesini öğütlüyor.

19:25 ayetini şu şekilde de çevirmek mümkün : “Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün.”

yani buradaki ifade, söz konusu hurmaların olgun ancak taze olduğunu anlayabilmemize olanak tanıyor.

olayın ortadoğu’ da geçtiğini kesin olarak biliyoruz.

buna göre, isa peygamber’ in doğumu, ortadoğu’ da hurmaların yeni olgunlaştığı bir dönemde olmalı.

ortadoğu’ da hurmaların hasat mevsimi, sonbahardır. o bölgede yetişen hurmalar, eylül ve ekim aylarında “ağaçtan düşecek şekilde” olgunlaşır.

en olgun dönem eylül olarak alınırsa, hurmaların henüz dalda, ancak yenebilecek kadar olgunlaşmış olduğu dönem eylül ayından öncesidir.

kısacası, her iki ihtimalde de isa peygamber, aralık ayında doğmamıştır. bunu bize kuran kesin olarak bildirmektedir.

kuran’ a göre, isa peygamber’ in doğumu, eylül ayından önce, temmuz ya da ağustos ayları olabilir.

ilk okuduğumuz haberde, bilim adamları tarafından simultane edilen gökyüzü haritası, bu durumda en iyi ihtimalle iki ya da üç hafta hata payı içeriyor olabilir.

ancak modern bilimin, aralık saplantısından kurtulup, isa’ nın gerçek doğum tarihini aramaya başlaması da sevindirici bir gelişme…

permalink

kuran ve kurban

Kurban bayramı yaklaşıyor. Kurban ibadetini kurani açıdan irdeleyeceğimize ve yanlış bilinenleri düzeltip, sadece kuran’ ı kaynak alarak bu ibadeti en doğru biçimde nasıl gerçekleştirebileceğimizi içeren bir yazı kaleme almaya söz vermiştik.

Şimdi “Kuran açısından kurban” ibadetine bakalım ki, kurbanımız yanlış inanışlara kurban olmasın…

Öncelikle.. Kurban ibadeti Kuran’ da nasıl geçiyor?

“ALLAH’a kulluğun bir işareti olarak, hayvanların kurban edilmesinde sizin için yararlar mevcuttur. Onlar sırada diziliyken üzerlerinde ALLAH’ın ismini anmalısınız. Yanları üzerine düştükleri zaman da onlardan yiyin ve dilenene de dilenmeyen yoksula da yedirin. Şükredesiniz diye onları size amade kıldık.” (22:36)

“ALLAH’a ne onların etleri, ne de kanları ulaşır; O’na ancak sizin erdemli davranışınız ulaşır. Onları böylece sizin hizmetinize vermiştir ki, sizi doğruya ulaştırdığı için ALLAH’ın büyüklüğünü anasınız. İyilik yapanları müjdele” (22:37)

“De ki: “Namazım, ibadetlerim/kurbanlarım, hayatım ve ölümüm evrenlerin Rabbi olan ALLAH içindir.“” (6:162)

“Bunun gibi, (Bize inanan) her ümmet için kurban kesmeyi bir kulluk eylemi olarak öngördük ki, (bu amaçla,) kendilerine rızık olarak sağladığımız hayvanları keserken Allah’ın ismini ansınlar. Ve (her zaman akıllarında tutsunlar ki:) Sizin tanrınız Tek bir Tanrı’dır; öyleyse bütün varlığınızla kendinizi O’na teslim edin. Ve sen de (ey Peygamber,) tüm iyi yürekli, alçak gönüllü kimseleri (Allah’ın hoşnutluğuyla) müjdele.” (22:34)

“O halde sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (108:2)

Bu ayetlerin genelinden şu çıkarımları yapmak mümkündür :

* Kurban ibadetinin amacı Allah’ a şükretmek ve ihtiyacı olanlara yiyecek (et) yardımında bulunabilmektir. Kesilen kurban, Allah’ a şükrün yanında, yaşamın ve ölümün Allah’ ın emrinde ve elinde olduğunun da sembolik ifadesidir.
* Kuran’ da 22:28 ayetinde ayrıca zikredilen hac ibadeti zamanında kesilmesi gereken kurban hariç, kurban kesmenin herhangi bir belirli zamanı yoktur. İnanan kişi, yılın istediği döneminde kurban kesebilir. Bu kesilen kurban adak, nafile vs. değil, kurban ibadetinin kendisidir. Kurban ibadetini yılın sadece dört gününe sığdırmak yanlıştır.
* Kurban kesilirken, Allah’ ın adını anmak ve ona şükretmek gerekir.
* Kurban etinden kestiren kişi yiyebileceği gibi açık veya gizli yoksullara da bu etten vermelidir. Ancak bu taksim için belirli bir rakam Kuran’ da verilmemiştir. İsteyen tamamını dağıtabileceği gibi, bir kısmını kendine ayırarak da dağıtabilir. (Şahsi tavsiyem, tamamının dağıtılmasıdır.)
* 22:36 ayetinde kurbanlık hayvanlardan bahsedilirken “çiftlik hayvanları” ifadesi kullanılmaktadır. Bu “çiftlik hayvanları” nın yine Kuran’ da 6:143-144 ayetlerindeki aynı tabirin açıklamasından; deve, sığır, koyun ve keçi olarak anlaşılır. Kurban olarak kesilebilecek çiftlik hayvanları bunlardır.

Bu ayetler ve çıkarımlar eşliğinde, kurban bayramı öncesi sık sık dile getirilen bazı sorular Kuran ışığında cevaplandırılabilir.

Mesela;

Kredi kartıyla kurban kesilebilir mi? Kuran’ da kesilecek hayvanların kişilere “rızık olarak sağlanması” yani onların “mülkiyetindeki” mallar olması gerekmektedir. Kuran’ a göre alışveriş peşin ya da borçlanarak yapılabilir. Borçlanarak yapılacak alışverişlerde kayıt altına alma ve şahit zorunluluğu vardır. (2:282) Günümüz teknolojisinde kredi kartı ile yapılan alışverişlerin dijital ortamda kayıt altına alındığı muhakkaktır. Kişi, parasını daha sonradan da olsa tamamen ödemek şartıyla kredi kartıyla kurban alabilir. Kişilerin bankayla olan anlaşmaları gereği banka bu hizmet karşılığında komisyon yani faiz alabilir. Bu Kuran’ ın yasakladığı “riba” yani “tefecilik” değildir. Kuran basit faizi değil, büyük faiz ve tefecilik ile hayatı idame ettirmeyi yasaklar (2:275). “Yüksek” faizin ekonomi için sağlıksız olduğu bilinen bir gerçektir. Kuran’ ın yasakladığı faiz, daha doğrusu tefecilik, iş yapma ve geliştirme amacıyla serbest piyasada alınan borçlar konusunda olmayıp zaruri ihtiyaçlara harcanmak amacıyla bireyler tarafından alınan borçlarla ilişkilidir. Daha önceki ve sonraki ayetlerle birlikte değerlendirildiğinde burada kınanan tefeciliğin banka faiziyle bir ilişkisi olmadığı anlaşılır. Serbest piyasa ekonomisi paranın değerini belirler. Kuran ayetleri bu konuyu ticaret ve kar bağlamında değil zekat ve sadaka bağlamında işler. Bireylerin zaruri ihtiyaçlarını sömürenler, tefeciliği ticaret diye savunur. (Bkz. 3:130 ve 4:161) Bu bağlamda, kredi kartıyla alınan kurbanın dönem sonunda kredi kartına işleyecek faizinin bir sakıncası olmadığı kanaatindeyim. Yine de doğrusunu Allah bilir. Ancak bu tür spekülasyonlara girmemek için kurbanı peşin parayla ya da faizsiz borçlanmayla almak daha iyi olacaktır.

Kurban ibadetinde, hayvan kesilmeyip bedeli hayır için harcansa / bağışlansa olur mu? Kuran’ da tarif edilen kurban ibadeti, belirtilen hayvan cinslerinin kesilerek etlerinin dağıtılmasıdır. Kurban bedeli, hayvan kesip et dağıtmak yerine hayır için kullanılırsa bunun ismi kurban ibadeti değil, zekat ve sadaka olur. Bu başka bir ibadettir ve farklı bir yazı konusudur.

Kesilecek kurbanlık hangi özelliklere sahip olmalıdır? Bu konuda Kuran sadece hayvanların cinsini açıklar. Bu dört hayvan türü yukarıda açıklanmıştır. Bunun dışında Kuran bize başka bir özellik tarif etmez. Kuran’ ın bu açıklamasıyla yetinmeyip “hayvan kaç yaşında olmalı, kaç kilo olmalı, boynuzu, tırnağı, dişi nasıl olmalı?” gibi sorular soran ve bu soruların cevaplarını hadis denilen hikayelerle uyduranların zihniyeti Kuran’ da 2:67-68-69-70 ve 71. ayetlerde kınanmıştır.

Kurban eti kimlere verilir? Kurban etinden kişi kendisi yiyebilir ve kendisinden isteyen, dilenen, aleni fakirler kadar, dilenmeyen, onurundan, utancından ötürü fakirliğini açığa vurmayan tespit edebildiği ihtiyaç sahiplerine de verir. Bu konuda bir dağıtım miktarı bildirilmemiştir, kişilerin inisiyatifindedir. ancak dağıtılacak etin “fakire” verilmesi mutlak emirdir. Sırf “kurban etinden yemek sevaptır” diye ihtiyacı olmayan kişilere de vermek, yedirmek uygun değildir.

Kurban ne zaman kesilir? Kuran hac dönemindeki “hedy kurbanı” diye tanımlanan kurbanlar haricinde belli bir zaman belirtmez. Kurban ibadeti yılın 365 günü (zekat gibi) gerçekleştirilebilir. Maalesef İslam’ ı Kuran’ dan saptıran zihniyet 365 gün verilmesi gereken zekat gibi, kurbanı da yılın sadece bir kaç gününe sığdırmıştır. Zekatta da kurbanda da amaç ihtiyacı olanlara yardım edebilmekse, bu kişiler yılın 365 günü mevcuttur.

Allah kabul etsin.

permalink

"kaza" geliyorum demesin

“kaza” namazı-orucun “kazası” konusunda yazacağımıza fi tarihinde söz vermiştik.

öncelikle, temel prensiplerimizi hatırlatalım :

* islam’ da tek kaynak kuran’ dır.
* hadisler, sünnet, icma, tarikatların ve mezheplerin, mezhep imamlarının, imamcıklarının fetvaları, görüşleri dine kaynak olamaz, kuran’ da olmayan bir şeyi dine sokamaz, kuran’ da yer alan bir şeyi din dışı bırakamaz.
* kıyamete kadar geçerli ve değişmeyeceği Allah tarafından garantilenen, dinin tek kaynağı kuran, tamdır, eksiksizdir. Allah unutkan değildir, kelime sıkıntısı çekmez. din ile ilgili her türlü emir - yasak kuran’ da yer alır.

bu konularda daha önce yazdığımız yazıları ve açıklamaları sağ taraftaki menülerden bulabilirsiniz.

gelelim “kaza” ibadetlerine…

dini literatürde, “kaza namazı” ya da “orucun kazası” gibi kavramlar, temel ve en basit olarak vaktinde kılın(a)mayan namazın vakti dışında kılınması, gününde tutulmayan orucun daha sonra tutulması şeklinde açıklanır.

önce, kısa ve net olduğu için “orucun kazası” na değinelim.

kuran, “bazı özel şartlar” dahilinde, tutulamayan orucun daha sonra güne-gün olarak tutulmasına izin verir :

“İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi, sakınmanız için size de farz kılındı. / Sayılı günlerde… Hasta olanlarınız veya yolculukta bulunanlarınız tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Güç yetirenler-oruca güç yetiremeyenler-oruca güçlükle dayananlar bir yoksulu doyurarak adakta bulunsunlar. Kim gönül isteğiyle (daha fazla yoksulu doyurmak için) iyilik yaparsa kendisi için daha iyidir; ancak oruç tutmanız sizin için en iyisidir, bir bilseniz! / Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran’ın indirildiği aydır. Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran ALLAH’ı yüceltip şükredersiniz.” (2:183-184-185)

ayetlerde görüleceği üzere, orucun “kaza edilmesi” yani daha sonradan tutulmayan bir güne karşılık bir gün olarak tutulmasına izin var. ancak iki durumda : hastalık ve yolculuk. bu iki sebepten ötürü oruca güçlükle dayananlar, güç yetiremeyenler, o günlerde tutamadıkları oruçlarını daha sonra güne-gün olarak kaza edebilirler. daha sonra da tutamayacaklarsa bir fakiri doyurarak keffaret ödeyebilirler. “bizler için kolaylık isteyen Allah” bu ruhsatı vermiştir.

fakat keyfi olarak, mazeretsiz, hastalık ve yolculuk hallerinin dışında tutulmayan oruçlar için bir kaza-keffaret durumu kurani açıdan söz konusu değil. “oruç” konusunu detaylı olarak “ey oruç tut onları” yazımızda işlemiştik.

gelelim namazın “kazasına”…

Allah, kuran’ da namazın üç vakit olduğunu, nasıl kılınması gerektiğini detaylarıyla anlatmış ve öğretmiştir. kuran’ a göre namaz konusundaki yazılarımızı sağ tarafta bulunan menüden okuyabilirsiniz.

ancak, kuran’ da yukarıda görüldüğü tutulamayan orucun keffareti-kazası tarif edildiği halde, namaz için böyle bir tarifte bulunulmamıştır. aksine kuran, her şartta namazı gözetmemizi ve aksatmamamızı emreder.

kuran’ a göre namaz kılınmayacak iki hal vardır :

“İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilinceye kadar, yolcu olanlar hariç cinsel ilişkiden sonra yıkanıncaya kadar namaza durmayın. Hasta veya yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, yahut kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş olup da su bulamamışsanız, temiz ve kuru bir toprağa dokunup yüzünüze ve ellerinize sürerek teyemmüm edin. ALLAH Affeder, Bağışlar.” (4:43)

ayete geçen “sarhoşluk” kelimesi, köken olarak “aklın örtülü olması” anlamına gelir. burada “sarhoşluk” ile anlamamız gereken sadece alkolden kaynaklanan sarhoşluk değildir. hakkı yılmaz’ a göre de ayetteki “sarhoşluk” kelimesinin tam açılımı “bilincin, aklın bulanıklığı, uyuşukluğu” dur.

bu durumda, namaz kılmaya engel olan durumlardan biri, kişinin alkol, uyuşturucu gibi “aklı örten” bir madde veya namazı huşu ile kılmaya, söylediklerimizin bilincinde olmaya engel olacak bir zihinsel yoğunluk, bulanıklık, unutkanlık, bilinç kaybı içinde bulunmamızdır. namazda doğrudan Allah ile iletişimde olunduğundan, namazda okunması/söylenmesi gereken şeylerin ezbere mekanik dualar değil, bilinçle, içten gelerek söylenecek yakarışlar, istekler, şükürler olması lazımdır. bu konuları “kuran’ a göre gerçek namaz” yazımızda kuran ayetleriyle detaylandırmıştık.

kısacası namazı konsatrasyon içinde huşu ve hudu ile kılmamıza engel olacak her türlü zihinsel durum, namaz kılmaya engeldir. ayrıca, cinsel ilişkiden sonra duş alıncaya/yıkanıncaya kadar da namaz kılmamız istenmemiştir. (bu konuyu da “abdest” ile ilgili yazımızda detaylandırmıştık.) ancak Allah, bu durumda “kılmayın” dediği namazın daha sonra nasıl, ne zaman kılınacağını söylememiştir. şüphesiz ki Allah, “unutkanlık” gibi eksik sıfatlardan münezzehtir. bu durumda, “kılınmayan” namazın “kazası” yoktur.

bu iki halde namaz kılmaktan bizi men eden Allah, diğer her türlü durumda, mazerette, kolaylıklar tanıyarak da olsa namazı gözetmemizi, aksatmamamızı ister :

“ Namazlara, özellikle orta namaza dikkat edin. Kendinizi tümüyle ALLAH’a vererek namaza durun. / Bir kaygı ve endişeniz varsa, yaya veya binmiş olarak (namazı kılın.) Güvene kavuştuğunuz zaman, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi ALLAH’ı anın.” (2:238-239)

görüleceği üzere yolculuk esnasında namaz kaza edilmez. ayakta durarak (kıyam) namaz kılamayacaksak (taşıttaki durum, taşıtı kaçırma tehlikesi vs. gibi sebepler) oturarak veya yürürken de namaz kılabiliriz. bu gibi durumlarda secde ve rüku da ihmal edilebilir, başla, gözle yerine getirilebilir. ancak bu durumda dahi, namazı kılmak gerekir.

“Yeryüzünde savaş için yolculuğa çıktığınız zaman inkarcıların size saldırmasından korkuyorsanız namazı kısaltmanızda bir sakınca yok. Kuşkusuz inkarcılar sizin açık düşmanınızdır. / Sen içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup sizi korumak için yanınızda bulunsun ve silahlarını da yanlarına alsın. Namaza duranlar secdeye vardıklarında arkanızda bulunsunlar. Sonra namaz kılmamış olan grup gelsin ve seninle birlikte namaza dursunlar, (namazı bitirmiş olan grup ise) silahlarını alıp nöbet tutsunlar. İnkarcılar, silahlarınız ve eşyanız hakkında dikkatsiz davranmanızı ve böylece sizi ani bir baskınla bozguna uğratmayı umarlar. Yağmur ve hastalık gibi özürlerden ötürü silahlarınızı bırakmanızda bir sakınca yok. Ancak alarmda olun. ALLAH kafirlere alçaltıcı bir azap hazırladı. / Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta, oturarak ve uzanarak ALLAH’ı anın. Güvene kavuştuğunuzda namazı gözetiniz-tam olarak yerine getiriniz. Namaz, inananlar üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” (4:101-102-103)

bu ayette de savaş halinde dahi namazın kılınması gerektiği görülmektedir. ancak Allah, bu gibi tehlikeli durumlarda, namazın kısaltılmasında (ayetteki tarifle “bir rekat : kıyam, tek rüku, iki secde”) sakınca bulunmadığını da söyleyerek kolaylık tanımaktadır. tehlike geçtiğinde, alarmda bulunulmaya gerek kalmadığında ise namaz tam olarak kılınır. yani yolculukta olduğu gibi savaşta dahi namaz kılınmalıdır, ertelenmez. eğer namazın “kazası” olsaydı bu gibi zor şartlarda Allah, oruç ibadetinde olduğu gibi “daha sonra kılın” şeklinde bir kolay tanımış olacaktı.

“Kişiler vardır. Onları, ALLAH’ı anmaktan, namazı gözetmekten ve zekatı vermekten ne bir iş ne de bir ticaret alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döneceği günden korkarlar.” (24:37)

“Ailene namazı emret ve bu konunun üstünde önemle dur. Biz senden herhangi bir rızık beklemiyoruz. Aksine biz seni besliyoruz. Sonuç, erdemlilerindir.” (20:132)

sonuç olarak :

* orucun hangi şartlarda ve ne şekilde kaza edileceğini bildiren Allah, namazın kazasından bahsetmemiştir.
* şüphesiz ki Allah unutkan değildir. kuran apaçıktır, tamdır.
* namazın kılınmasına engel iki durumun haricinde her şart ve koşulda namaz kılınmalıdır. namazın kılınmasına hiç bir mazeret, iş, alışveriş engel olmamalıdır.
* yolculuk halinde namaz, tam olarak ve vaktinde, oturarak, ayakta ya da hatta yürürken bile kılınmalıdır.
* savaş durumunda tehlike varsa, namaz bir rekata indirilerek kılınmalıdır. bu iki durum dahi namaza engel değildir.
* “kaza namazı” diye bir şey yoktur.

“kaza namazı” adı altında namaz çeşidi uydurarak bunu peygamberimize mal edenlerin kaynakları Allah’ ın kuran’ ı değil, peygamberimizin ölümünden 200 yıl sonra yazılmaya başlanmış, doğrulukları şüpheli, rivayetler, hikayelerdir. “kaza namazı” nı uyduranlar, peygamberimizin böyle bir uygulamasına şahit olmamışlardır, aksine peygamberimizden 200 yıl sonra kendilerine anlatılan hikayeleri dinlemişler, peygamberimizin böyle bir uygulama yatığını “zannetmişlerdir.”

“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece tahminde bulunup saçmalıyorlar.” (6:116)

“Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi, ne biz, ne atalarımız ortak koşmaz ve hiçbir şeyi de haram etmezdik,” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (şüpheli ve çelişkili rivayetlere) uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.”” (6:148)

“Onların çoğu, ancak zanna uyarlar. Zan ise gerçeğin yerini tutamaz. ALLAH onların yaptıklarını Bilendir.” (10:36)

“Ey inananlar, zandan tümüyle sakının, çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli şeylerini araştırmayın ve birbirinizi arkadan çekiştirmeyin. Ölü kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mısınız? Elbette ondan iğrenirsiniz. ALLAH’ı dinleyin. ALLAH tevbeleri kabul edendir, Rahimdir.” (49:12)

permalink

misyonerlere göre isa, kuran'a göre isa...

sitemizde google reklamları yayınlanıyor biliyorsunuz. her türlü sitenin reklamları belli parametrelere göre çıkabiliyor bu alanlarda. çok ekstrem durumlar oldukça müdahale etmiyorum bu duruma. açıkçası tek tek tespit edip engellemek de zor ve hangi sitenin reklamının orada çıkacağını önceden bilmek de imkansız. her girişe farklı bir reklam çıktığından daha da zorlaşıyor. işin daha da açığı bu tür bir sansüre etik anlamda da karşıyım.

bu reklamlardan bir tanesinde, ülkemizde uzun zamandır ama yoğunlukla son yıllarda sayıları ve etkinlikleri artan misyoner kuruluşların birine rastladım. başlığı ilgimi çekti, tıkladığımda açılan sayfada ücretsiz dağıttıkları bir kitabın tanıtımı vardı. sipariş ettim, iki-üç gün geçmedi, göndermişler. ince bir kitapçık. toplam 20 sayfa kadar. kuran’ da isa peygamber ile kurtuluşun müjdelendiğini iddia ediyor.

daha açar açmaz yanlışlar gözüme çarpmaya başladı. beş dakika sürmedi tümünü okumam. bu kitabı alıp okuyanlar, ileride bir şekilde okuyacak olanlar olabilir. konuyu kurani açıdan irdelemek istedim.

kitap, “araştırmalarımız sonucu kuran’ da sonsuz yaşam umudu taşıyan şaşırtıcı bir gerçeğe rastladık” cümlesi ile başlıyor. sonsuz yaşamdan kasıtları, dillerinden düşürmedikleri “göklerin melekutu” olmalı..

hemen ardından ali imran suresi’ nin 42 ve 47. ayetlerini sıralamışlar. (bu ayetleri “Meryem Ana Gerçeği : Meryem Hermaphrodite Miydi?” yazımızda detaylı incelemiştik.)

ayetleri sırayla biz de okuyalım :

“Melekler şöyle demişti: “Meryem, ALLAH seni seçip arındırdı; seni tüm kadınların üzerine seçti.”
““Meryem, Rabbine teslim ol, secdeye kapan, eğilenlerle birlikte eğil.””
“Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kura çekerlerken sen onların yanında değildin; çekiştikleri zaman da sen onların yanında değildin.”
“”Melekler demişti ki: “Meryem, ALLAH seni kendisinden bir Söz ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da ahirette de önderlerdendir ve (Tanrı’ya) yakın olanlardandır.””
““Beşikteyken de büyüyünce de insanlarla konuşacak ve iyilerden olacak.””
“(Meryem), “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken nasıl olur da çocuğum olur,” deyince, şöyle cevap verdi: “ALLAH dilediğini böyle yaratır. Herhangi bir şeyin olmasını dilediği an ona ‘Ol’ der ve o şey oluverir.” (3:42-47)

bu ayetleri verdikten sonra, kitabı hazırlayanlar bir kaç ekleme yapmışlar ve sorular sormuşlar.

“adem’ in soyundan gelenler sürekli günahla mücadele halindeydi. eğer adem’ in soyundan gelmemiş olsalardı, kutsal olma şansları olacaktı. ama sadece hz. isa tamamen kutsaldır” şeklinde bir tespit eklenmiş ayetlerin sonuna.

bu tespitlerine kuran ne diyor bakalım?

“……. ALLAH’ın kutsal saydığı cana haksız yere kıymayın. Bunlar, düşünesiniz diye O’nun size verdiği öğütlerdir.” (6:151)

“ALLAH’ın kutsal kıldığı canı haksız yere öldürmeyin. …..” (17:33)

kuran’ a göre her insan, her can, her nefs kutsaldır.

yani iddia ettikleri gibi sadece isa peygamber değil, bütün insanlar (iyi/kötü, inanan/inanmayan) “kutsal” dır.

üstelik Allah, peygamberler arasında bu tür bir ayrım yapılmasını da yasaklar :

“Elçi, Rabbinden kendisine indirilene inandı, inananlar da… Hepsi, ALLAH’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanırlar: “Elçilerinin hiçbirisi arasında ayırım yapmayız.” Derler ki: “İşittik ve uyduk. Rabbimiz bizi bağışla; dönüş sanadır.”” (2:285)

“ALLAH’a ve elçilerine inanan ve onların hiçbiri arasında ayırım yapmayanların da ödüllerini ileride verecek. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir.” (4:152)

Allah her ne kadar elçilerin kimini, diğerine “üstün kıldığını” da söylemişse de (2:253) şüphesiz bu, peygamberlere bahşedilen çeşitli mucizeler ve özelliklerdir, ayrım veya üstünlük değildir.. Allah, peygamberi arasında ayrım yapmamızı istemez.

kitapta burada bir husus daha göze çarpıyor. “bildiğiniz gibi İsa yaşamı boyunca hiç günah işlemedi” denilerek, kuran dışı bir konu, ayetlerin arasına sokuşturulmuş.

kuran, hiç bir yerde isa peygamber’ in tamamen günahsız olduğundan bahsetmez. aksine kuran, muhammed peygamber ddahil tüm peygamberlerin birer insan olduğunu vurgular :

“De ki, “Ben, sadece sizin gibi bir insanım. ……….” (41:6)

yine kuran’ da peygamberlerin herkes gibi birer insan olmasını küçümseyenlerin sözlerine de cevap verilir :

““Ona bir melek indirilmeli değil miydi!,” diyorlar. Bir melek indirseydik, iş bitirilmiş olurdu. Onlara zaman da verilmezdi. Onu bir melek yapsaydık, onu bir adam biçiminde gönderir ve mevcut kuşkuları içinde bırakırdık.” (6:8-9)

“ Halkının ileri gelen inkarcıları, “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Üzerinize egemen olmak istiyor. ALLAH dileseydi bir melek indirirdi. İlk atalarımızdan böyle bir şey işitmedik” (23:24)

“Onlara, “ALLAH’tan başkasına tapmayın,” diye önlerinden ve arkalarından elçiler gitmişti. Onlar ise, “Rabbimiz dileseydi bir melek indirebilirdi. Bundan ötürü sizin getirdiğiniz mesaja inanmıyoruz,” dediler.” (41:14)

kısacası, kuran ışığında görüyor ve anlıyoruz ki, isa peygamber de tüm diğer peygamberler gibi bir insandır. peygamberler melek değildir, melekler gibi günahsız, eksiksiz olamazlar. kuran, isa peygamber’ in tamamen günahsız olduğunu söylemez. ancak bu konuda bir bilgi de vermez. kuran’ ın bize açıklama gereği duymadığı bu gibi detayların peşine düşmek gereksizdir.

kitanın bir diğer sayfasında, “isa Allah’ ın sözüdür” ifadesi geçiyor. 3:45 ayetinde geçen “söz” kelimesinin mahiyetini, meryem ile ilgili yazımızda açıklamıştık. Allah’ ın sözü olan isa değil, meryem’ e gelen müjdedir.

kitabın devamında, 3:48-54 ayetleri sıralanmış.

3:50 ayetine yer verirken, ufak bir kelime oyunu yapmışlar.

“” ‘Benden önceki Tevrat’ı doğrulamak ve size haram edilen bazı şeyleri helal etmek için gönderildim. Size Rabbinizden bir kanıt getirdim. ALLAH’ı dinleyin ve beni izleyin.” (3:50)

misyonerlerin kitabında, ayetin sonundaki “izleyin” olarak çevirdiğimiz kısım “itaat edin” olarak verilmiş. kimi meallerde bu çeviriye rastlayabiliyoruz gerçekten de. aynı şekilde muhammed peygamber’ den bahseden kimi ayetlerde de ehli-i sünnet tefsirciler “itaat edin” tercümesine bol bol başvurur.

ancak unutulmamalıdır ki, peygambere itaat / peygamberi izlemek, ona bir lider, bir devlet başkanı olarak uymak, ancak dini anlamda onun kendisine değil, aracılık ettiği vahye/mesaja itaat etmek, tabi olmaktır.

yine 3:52 ayetini de kitaba koyarlarken, kullanmaları gereken “müslüman” kelimesini “lekesiz bir iman sahibi” olarak vermeyi tercih etmişler.

“İsa onlardan inkarcı bir tavır sezince, “ALLAH yolunda kim bana yardımcı olacak,” dedi. Öğrencileri, “Biz ALLAH’ın yardımcılarıyız; ALLAH’a inandık. Müslüman oluşumuza tanık ol,” diye karşılık verdiler.” (3:52)

bilindiği gibi, daha da önce de yazdığımız üzere, müslümanlık muhammed peygamber ile başlamamıştır. müslümanlık / islam, genel olarak, Allah’ ı tek tanrı olarak bilip, onun emirlerine uyan tüm dinlerin/inananların ismidir. müslüman, teslim olan, islam ise teslim olmak demektir. ibrahim peygamber de, nuh peygamber de, musa, isa ve muhammed peygamber de müslümandı.

ancak kitabı bastıran hristiyan cemaati, “müslüman” kelimesinin günümüzdeki kullanışından ötürü, bu tür bir çeviri tercihi yapmış olmalı.

kitabın bunu takip eden sayfalarında, incil’ den bölümler aktarılmış ve isa peygamber’ in incil’ e göre ölüleri nasıl dirilttiğine yer verilmiş.

isa peygamber’ in ölüyü diriltmesi, çamurdan yaptığı kuş heykellerini kuşa çevirmesi, körlerin görmesini sağlaması ve cüzzamlıları iyileştirmesi kuran’ da da geçen mucizeleridir.

““İsrailoğullarına gönderilen bir elçi olarak (diyecek ki): ‘Ben size, Rabbinizden bir kanıt ile geldim. Size balçıktan kuş heykeli yapıp ona üflerim ve ALLAH’ın izniyle bir kuş oluverir. ALLAH’ın izniyle körü ve cüzamlıyı iyileştirir, ölüyü diriltirim. Ne yediğinizi ve evlerinizde neler biriktirdiğinizi size bildirebilirim. İnanacaksanız bu kanıtlar sizin için yeterlidir.” (3:49)

ayetlerdeki vurgular dikkate alındığında kesin olarak bilinmelidir ki, bunlar isa peygamber’ in kendi olağanüstü güçleri değil, Allah’ ın ona bahşettiği mucizelerdir. bütün bunlar Allah’ ın dilemesi ve izni ile olmuştur ve inanmayanlar için birer kanıt niteliğindedir.

kitabın bir diğer sayfasında okuyucuya bir soru yöneltiliyor; “eğer evime gelmek istiyorsan ve yolu bilmiyorsan yolu sana en iyi kim tarif edebilir?” bu soruyla, isa peygamber’ in (incil’ e göre) ölüp tekrar diriltilmesine atıfta bulunulmuş. ayrıca isa peygamber’ in “gidip geri gelen” biri olarak, insanlara rehberlik/aracılık/şefaat edeceği imasında bulunulmuş. kuran’ a bakalım :

“ALLAH İsa’ya şöyle demişti: “Senin dünyadaki hayatına son vereceğim ve kendime yükselteceğim ……” (3:55)

kuran’ a göre, isa peygamber kesin olarak ölmüştür. isa’ nın ölmediği, gömüldükten üç gün sonra dirilip göğe yükseldiği tahrif edildiği kuran’ ca da doğrulanan incil’ de, Allah’ ın isa’ yı bir benzeriyle değiştirdiği ve onu canlı canlı göğe çıkardığı da uyduruk hadis rivayetlerinde geçer, kuran’ da değil. kuran’ ın verdiği bilgiye göre, isa peygamber’ in nefsi (bilinci) bir daha geri dönmemek üzere alınmış yani isa peygamber ölmüş, inkarcılar ise onun cansız bedenine işkence yapmışlardır.

yine kuran, kim olursa olsun ahiret gününde şefaat (aracılık) olmayacağını da kesin bir dille söyler :

“İnananlar, ne alışverişin ne dostluğun ve ne de şefaatin (aracılığın) olmadığı gün gelmeden önce size verdiklerimizden dağıtın. İnkar edenler zalimlerdir.” (2:254)

“ Öyle bir günden sakının ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, aracılık (şefaat) kabul edilmez, kimseden bir fidye alınmaz ve yardım da edilmez.” (2:48)

“Kimsenin kimseden yana bir şey ödeyemediği, hiç kimseden fidye alınmadığı ve hiç kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamadığı ve yardımın kesildiği bir günden sakının.” (2:123)

kuran’ a göre şefaat, gerçeğe tanıklık etmektir (20:109, 43:86, 78:38). ahiret gününde ister peygamber olsun, ister başka bir kul, hiç kimse bir diğer kişiyi sorgudan ya da cezadan kurtaramaz. (82:19)

kuran’ ın 5:109-118 ayetleri özellikle ahiret gününde peygamberlerin diriltildiğinde Allah ile aralarında geçecek konuşmaları aktarması bakımından ilginçtir. 5:116,117 ve 188 ayetlerinde, Allah isa peygamber’ e soru yöneltir ve isa peygamber, yaşadığı müddetçe insanlara tanık olduğunu, öldükten sonra ahirete kadar geçen zaman hakkında ise hiç bir bilgisi olmadığını söyler.

kitapta bir başka satırda ise, insanların kendi çabaları ile cennete gidemeyecekleri iddia ediliyor. şüphesiz bu, kuran’ ın bir çok ayeti ile ters bir ifade. en basit örnek olarak :

“İnanıp erdemli davrananları, içlerinde ırmaklar akan cennetlerle (bahçelerle) müjdele. Kendilerine oradaki ürünlerden rızıklar sunulduğunda “Bu, daha önce bize sunulan nimetlerdir,” derler. Böylece, kendilerine mecazi tanımlar (benzetmeler) verilir. Onlar için orada tertemiz eşler vardır ve onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (2:25)

kuran’ a göre, hangi dinden olursa olsun, Allah’ a inanan, ona ortak koşmayan, ahiret gününe inanan ve erdemli, iyi bir hayat kuran herkes için cennet müjdelenmiştir.

kitapta, isa peygamber’ in insanların cennete gidebilmesi için “en iyi” ve “tek” rehber olduğunu belirten bir çok kısım daha var.

kuran’ ı incelediklerini ve şaşırtıcı tespitlerde bulunduklarını iddia eden bu arkadaşlar için ben de bir tespitte bulunmak istiyorum. yine kuran’ dan :

“De ki, “Kitap halkı, doğruya tanık olduğunuz halde neden ALLAH’ın yolunu değiştirmeye yeltenerek inananları saptırıyorsunuz? ALLAH yaptıklarınızdan habersiz değildir.”” (3:99)

permalink

ufukta görünen

miraç konusunu daha önce iki yazımızda incelemiştik.

ele aldığımız konu, hadis kitaplarında yer alan, Allah’ a ve peygamberimize iftiralar, musa peygamber’ e ise övgüler içeren, musa peygamber’ i Allah’ tan ve muhammed peygamber’ den daha akıllı gibi gösteren ve maalesef islam dünyası tarafından hiç bir itiraza uğramadan kabullenilen, peygamberimizin sözleri imiş gibi gösterilen, yahudi ürünü uydurma “hadis” idi.. merak edenler, yan taraftaki menüden iki miraç yazımızı okuyabilir.

bu defa ise “miraç” konusunu kurani olarak ele alacağız. kuran’ da miraç hadisesinin nasıl geçtiğini göreceğiz. ve bir başka mucizeyi de inceleyeceğiz.

klasik “miraç” hikayesi, peygamberimizin bir gece mekke’ den, kudüs’ e götürülmesi ile başlar.. buna dayanak olarak da ben-i israil (isra) suresi’ nin ilk ayeti gösterilir. ancak bu ayette kastedilen, peygamberimizin kudüs’ e gitmesi değil, mekke içinde bir noktaya ulaştırılmasıdır.

“Bazı ayetlerimizi kendisine göstermek için kulunu geceleyin (Mekke’deki) Kutsal Mescitten, çevresini kutlu kıldığı en uzak mescide (secde yerine) alıp götüren çok Yücedir. O kuşkusuz İşitendir, Görendir.” (17:1)

ayette görüleceği üzere Allah, peygamberimizi mekke’ de iken, “bazı ayetleri” yani “mucizelerini” göstermek üzere bir noktaya götürmüştür. burada geçen “ayetler” kelimesi, kuran genelinde kullanıldığı şekilde, kuran ayetleri değil, “mucizeler” anlamındadır. kuran’ da “ayet” tekil haliyle sureleri oluşturan cümleler, “ayetler” ise mucizeler, kanıtlar, deliller anlamlarında kullanılmıştır. yani Allah, peygamberimize bazı mucizelerini, kanıtlarını göstermek amacıyla onu geceleyin, bir noktaya götürüyor.

bu nokta neresi? kudüs’ teki mescid-i aksa’ ya bu isim ayetin inmesinden uzun yıllar sonra verilmiştir. yani ayette götürülen yer, ilk akla geldiği gibi kudüs’ teki mescid-i aksa değildir. mescid-i aksa, en uzak mescid demektir. yani peygamberimiz, uzaktaki bir mescide, yürüyerek gitmiştir. ayette bu yerin bir kenarının, çevresinin mübarek kılındığı bildirilmektedir. öncelikle bu mübarek kılınan yerin neresi olduğunu tespit etmek gerekir. 3:96 ayeti, bize bu yeri bildirmektedir : “Halk için kurulan ilk ev, tüm halklara bir hidayet kaynağı olan Bekke’deki kutlu evdir.” yani mübarek kılınan yer de mescid-i haram’ dır yani kabe’ dir. özetle, peygamberimiz kabe’ den, kabe’ nin çevresindeki en uzak mescide yürütülmüştür. “çevresi mübarek kılınan yer” bize bunu işaret etmektedir. bu yer, mübarek kılınan kabe’ nin çevresindedir. hakkı yılmaz’ ın tebyin-ul kuran isimli kitabında, bu ayetin tahlilini yaparken bildirdiğine göre, tarihi kaynaklara göre, mekke çevresindeki mescitlerden biri, mekke’ ye 9 mil mesafede, cirane vadisi’ nin yukarısında bulunan bir mescide, “en uzak mescid” yani “mescid-i aksa” denilmekteydi.

ayetlerin anlamlarını ve bilgileri birleştirdiğimizde, peygamberimizin bir gece, kabe’ den, mekke’ nin uzak bir çevresinde, kenarında bulunan bir mescide yürütüldüğünü anlıyoruz.

peki bu gece, hangi geceydi?

hakkı yılmaz’ ın tahliline göre, bu ayette söz edilen gece ile duhan suresi 1-3 ayetlerinde ve kadr suresi 1 ayetlerinde söz edilen gece aynı gecedir. yani bu gece, KDR gecesidir.

kuran’ da bize bildirildiğine göre, KDR gecesi’ nde kuran indirilmiştir.

ayette, muhammed peygamber’ den “kul” olarak bahsedilmiştir. peygamberimiz, gece vakti yürüyerek gittiği, götürüldüğü en uzak mescidde, rabbimizin mucizelerini görmüş ve burada vahyi almış, “peygamber” mertebesine ulaşmıştır.

nitekim bu çıkarımımızı necm ve tekvir sureleri de devam yoluyla doğruluyor.

KDR gecesi ve miraç, iki ayrı surede, iki şekilde devam ediyor.

kuran’ ı üç boyutlu, yani sıradan bir kitap gibi sayfa sayfa sırayla değil, ilgili ayetleri alt alta okuma yöntemiyle okursak, rabbimizin mucizelerini görmüş olacağız.

peygamberimiz, bir gece kabe’ den, kabe’ nin çevresindeki bir mescide yürütülüyor.

peki sonra?

tekvir suresi’ nden devam edelim :

19. Bu, onurlu bir elçinin sözüdür.
20. Güçlüdür, Yönetimin Sahibi katından yetkilidir.
21. Kendisine uyulmalı ve güvenilmeli.
22. Arkadaşınız deli değildir.
23. O’ nu apaçık bir ufukta görmüştür.

bu ayetler, çoğu meal ve tefsirde, parantez eklemeleri ve kişisel tahminlerle amacından ve mesajından saptırılmıştır.

19. ayetten başlayarak ayetleri tahlil edelim :

“Bu, onurlu bir elçinin sözüdür.” (81:19)

ayette “bu” ile kastedilen, kuran’ dır. kastedilen “onurlu elçi” ise peygamberimizdir. ancak bazı mealler, parantez eklemeleri ve ayetin kendisinde olmayan kelime eklemeleriyle saptırılmış, peygamberimizin yerine cebrail getirilmiştir. örneğin diyanet işleri başkanlığı’ nın mealinde bu ayet “O (Kuran), şüphesiz değerli, güçlü ve Arşın sahibi katında itibarlı, orada (meleklerce) itaat edilen, güvenilir bir elçinin (Cebrail’in) getirdiği sözdür.” şeklinde tercüme edilmiştir. aradaki farka dikkat. peygamberimiz, Allah’ ın elçisidir. ancak elçilik kavramı da göz önüne alındığında, kuran, elçinin kendi sözü değil, elçilik yaptığı makamın sözleridir. yani, peygamberimiz, Allah’ ın sözlerini, emirlerini, insanlara kendi ağzından tebliğ etmekte, elçilik yapmaktadır. bu ayetteki “elçi” yi cebrail olarak göstermeye çalışanlar, ayetlerin devamında ve necm suresi’ nde sergilenen büyük mucizeyi de görmezden gelmekte, insanların görmesini de engellemekteler.

“Güçlüdür, Yönetimin Sahibi katından yetkilidir.” (81:20)
“Kendisine uyulmalı ve güvenilmeli.” (81:21)

bu ayetlerde de peygamberimizin Allah katında elçilikle yetkilendirildiği ve kendisine, yani elçilik görevini üstlendiği, insanlara bildirmekle yükümlü olduğu kuran’ a uyulması ve peygambere güvenilmesi gerektiği emredilmiştir.

ancak cümlenin arapçadaki yapısı nedeniyle, çeşitli çeviriler farklı biçimde kaleme alınmıştır. örneğin hakkı yılmaz bu üç ayeti birlikte tek cümle olarak ele alarak “Şüphesiz bu, güçlü, Arş`ın Sahibi`nin yanında çok itibarlı itaat edilir, güvenilir bir elçi sözüdür.” diye çevirmiştir. cümle yapısı farklı olsa da, mesaj aynıdır.

yaşar nuri öztürk ise, üç ayeti, “Ki o, çok değerli bir elçinin sözüdür. Çok güçlüdür o elçi. Arş sahibinin katında saygındır. İtaat edilir orada kendisine, emindir.” şeklinde çevirmiştir. muhammed esed çevirisinde de mesaj aynıdır : “bakın, bu (ilahî kelâm), gerçekten soylu bir elçinin (vahyedilmiş) sözüdür, güç bahşedilmiş, kudret ve egemenlik tahtının Sahibi nezdinde emin kılınmış, itaat edilen ve güvene layık birinin (sözü)!”

unutulmamalıdır ki, “peygambere itaat”, bir devlet başkanı ve lider olarak peygamberimizin siyasi otoritesine itaattir. peygamber’ e itaat dini anlamda ise onun bildirdiği, insanlara sunduğu kuran’ a itaattir. yoksa peygamber’ e mal edilen hadislere, sözlere itaat etmek değildir. bu konuyu hadisler ile ilgili yazılarımızda açıklamıştık.

“Arkadaşınız deli değildir.” (81:22)
“O’ nu apaçık bir ufukta görmüştür.” (81:23)

23. ayetteki “o” zamiri, ayetlerin gidişatından anlaşılacağı üzere, cebrail’ i değil, Allah’ ı işaret eder. ancak daha önceki ayetlerde, Allah yerine cebrail’ i koyanlar, burada da “hu” yani “o” zamirinin cebrail’ i işaret ettiğini iddia ederke yanılgıya düşerler.

peki peygamberimiz, Allah’ ı ne zaman, nasıl, hangi ufukta görmüştür?

necm suresi’ nin ilgili ayetlerini önce yorumsuz okuyalım :

1. Düşerken yıldızlara andolsun.
2. Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmıştır, ne de azıtmıştır.
3. Ne de kendi kişisel arzusundan konuşmaktadır.
4. O (Kuran) ancak ve ancak bildirilen bir vahiydir.
5. O’ nu büyük güce sahip olan öğretmiştir.
6. Üstün otoritenin sahibi göründü.
7. En yüksek ufukta.
8. Sonra inip yaklaştı.
9. Mesafe iki yay kadar veya daha yakın oldu.
10. Ve sonra kuluna ne bildirecekse onu vahyetti.
11. Gördüğünü gönlü yalanlamadı.
12. Onun gördüğü hakkında kendisiyle tartışıyor musunuz?
13. O’ nu bir kez daha görmüştü.
14. En son noktada.
15. Ki yanında barınılacak cennet vardır.
16. Tüm bölge olağanüstü biçimde kuşatılmıştı.
17. Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı.
18. Rabbinin büyük ayetlerini gördü.

ayetleri tek tek tahlil edelim :

“Düşerken yıldızlara andolsun.” (53:1)

necm suresi’ nin bu ayetini doğru tahlil edebilmek, surenin devamı için de bize bir ışık olacaktır. zira necm suresi’ nin okuduğumuz bu ayetleri, konumuzun devamını içerdiği gibi, farklı bir olayı da anlatıyor olabilir. en doğrusunu mutlaka Allah bilir.

biz elimizdeki bilgiler ışığında bu ayete en yakın anlamı vermeye çalışacağız.

arapça’ da necm sözcüğü bir çok anlama gelmektedir. topraktan yeni çıkan filiz, hayvanda yeni çıkan boynuz, ot-çimen gibi gövdesiz bitkiler, yıldızların genel olarak tümü, yıldızların doğuşu, Süreyya yıldızı, toplum içinde sivrilen önderler tanımlarının hepsi arapça’ da “necm” sözcüğü ile ifade edilir.

arapça ile kuranca’ nın farklı diller olduğunu göz önüne aldığımızda ise kelimenin kuran’ daki kullanışına bakarsak; otlar, yıldız, insanlarının önünü gösteren parlak yıldız ve yol gösteren kuran ayetleri tanımları, kuran’ da “necm” kelimesi ile ifade edilmiştir.

ayeti dr. edip yüksel “Düşerken yıldızlara andolsun.” diye, yaşar nuri öztürk “Andolsun inip çıktığı zaman yıldıza/ fışkırıp çıktığı zaman çimene/ süzülüp aktığı zaman Ülker yıldızına/ aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır ağır gelene,” diye, muhammed esed “düşün yücelerden inen (Allah’ın mesajının) gözler önüne serdiğini!” , diyanet ise “Battığı zaman yıldıza andolsun ki” diye çevirmiştir.

hakkı yılmaz ise tebyin-ul kuran’ da “kayan çayır çimene kanıttır ki” , kayan yıldız kanıttır ki” , “kayan süreyya yıldızı kanıttır ki” , “şimdiye kadar parça parça inen ayetler kanıttır ki” çevirilerinin hepsini uygun bulmuştur.

ancak yılmaz, diğer çevirilerden farklı olarak, 2. ayete bakıldığında, “necm” in bir şeye kanıt olması gerektiğini, bunun da vakıa 75 ayetinde olduğu gibi peygamberimizin yalan söylemediğine dair, o ana dek inen ayetlerin kanıt olarak gösterildiği fikrini öne sürer.

bu ayete, hiç spekülasyona girmeden, Allah’ ın sure başında, peygamberimizin yalan söylemediğine dair yemin ettiği / kanıt gösterdiği anlamını verebiliriz. kuran’ da bu tip yeminler / kanıt göstermeler bir çok yerde geçmektedir.

ayete, edip yüksel’ in çevirisinin anlamını verirsek, “yıldızların düşmesi” ne şu anlamı verebiliriz. aynı soruları dr. edip yüksel, mesaj isimli kuran çevirisinin ilgili kısmında dip not olarak da yöneltmiştir. “yıldızların düşmesi” ve surenin devamındaki ayetlerde anlatılan olay, bu evrenden farklı bir boyutta geçmiş olabilir mi? zira ayetlerin devamında, çıplak akıl ile anlaşılmayacak metafizik bir hadiseden bahsediliyor. Allah’ ın görünmesi, yaklaşması ve vahyetmesi, bizim anlayamayacağımız farklı bir boyutta gerçekleşmiş olabilir. bu durumda, “yıldızların düşmesi” ile kastedilenin, galaksiler arasında yüksek hızla yapılan bir astral seyahatin tanımlaması olabilir.

ancak, az önce okuduğumuz isra ve tekvir surelerini de göz önünde alırsak, bu ayetlerin, anlatılan olayın devamı olduğunu da anlayabiliriz. bu durumda, “kayan yıldız kanıttır ki” ifadesi ile, peygamberimizin, mekke’ de kayan bir yıldız, bir meteor düşmesi olayına şahit olduğu, yıldızın kayış yönünü / meteorun düşüşünü takip ederek, isra suresi’ nde anlatıldığı üzere, kabe’ den, kabe çevresindeki uzak bir mescide vardığını ve orda bu ayette ve tekvir suresi’ nde anlatıldığı şekilde vahiy aldığı da anlatılmış olabilir.

bu durumda, alınan bu vahiy, peygamberimizin yalan söylemediğine kanıttır.

bu ayetin anlamını daha iyi çözebilmek umuduyla diğer ayetleri incelemeye devam edelim.

“Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmıştır, ne de azmıştır.” (53:2)
“Ne de kendi kişisel arzusundan konuşmaktadır.” (53:3)
“O (Kuran) ancak ve ancak bildirilen bir vahiydir.” (53:4)

bu ayetlerde tur 33-34, hud 13, yunus 38, isra 88, bakara 23 ayetlerinde olduğu gibi, müşriklerin “kuran’ ı muhammed uyduruyor” sözlerine cevap verilmektedir.

“O’ nu, büyük güce sahip olan öğretmiştir.” (53:5)

bu ayette, “o” zamiriyle kastedilen, 4. ayette görüleceği gibi kuran’ dır. kuran’ ı öğretenin niteliği ise edip yüksel’ de yukarıdaki gibi, yaşar nuri öztürk çevirisinde “Kuvvetleri çok müthiş olan” , muhammed esed çevirisinde “son derece kudretli biri” , hakkı yılmaz’ da ise “müthiş kuvvetleri olan, üstün akıl sahibi” olarak çevirilmiştir.

ne yazık ki bazı çevirilerde, özellikle de durumun vehameti açısından, ülkemizde “resmi kuran çevirisi” diye itibar gören diyanet işleri’ nin çevirisinde, peygamberimizi kuran’ ı öğreten Allah değil, cebrail olarak gösterilmiştir. bu ayet diyanet tarafından “üstün güçlere sahip, muhteşem görünümlü (Cebrail)” şeklinde, parantez katılarak çevrilmiştir. ancak ileride göreceğimiz üzere, bu ayette Allah yerine cebrail demek, peygamberimizi cebrail’ e kul etmek anlamına gelir. bu ayeti cebrail anlamında çevirenler, 10. ayete geldiğimizde ayak oyunlarına başvurmak zorunda kalırlar. kuran’ ı cebrail’ in öğrettiği iddiası, rahman suresi’ ndeki 1 ve 2. ayetlere de ters olur : “Rahman, Kuran’ ı öğretti.”

kısacası, ayette nitelenen, peygamberimize kuran’ ı öğreten Allah’ tır. ileriki ayetler de Allah’ tan bahsetmektedir.

“Üstün otoritenin sahibi göründü.” (53:6)
“En yüksek ufukta.” (53:7)
“Sonra inip yaklaştı.” (53:8)
“Mesafe iki yay kadar veya daha yakın oldu.” (53:9)

bir önceki ayetten devamla, bu ayetlerde kastedilen de Allah’ tır. 6. ayette “istiva eden” kelimesi kullanılmıştır. çeşitli çevirilerde, “göründü” , doğrulup dikildi” , “kendini gerçek şekli ile gösterdi” , “asli suretine girip doğruldu” şeklinde çevrilen bu kelime, kastedilenin Allah olduğu nazara alınırsa, doğru anlamına kavuşabilir.

şöyle ki, “istiva” Allah’ a ait bir sıfat / eylemdir. “egemenlik kurdu” , “kontrolü altına aldı” anlamlarına gelir. ayette mecaz / müteşabih sanatı kullanılmıştır.

eğer burada, “göründü” anlamını kullanırsak, ayetlerin devamını da buna göre anlamlandırmak lazım gelir.

ancak unutulmamalıdır ki ayet müteşabihtir. ayetin tevilini, zamana ve ilime bırakmak en doğrusudur. şüphesiz Allah en doğrusunu bilir.

surenin 1. ayetinde anlamını tam olarak veremediğimiz ifade, bu ayete vereceğimiz anlamla zincirleme birbirine bağlıdır. devam ayetler de bu anlama bağlı olarak anlaşılır.

Allah, ufukta görünüp, daha sonra peygamberimize ya da onun bulunduğu yere çok yakın bir mesafe bulunacak kadar yaklaşmış mıdır? 9. ayette geçen “iki yay arası” şeklindeki mesafe tabiri, o zamanın arap toplumunda kullanılan bir mesafe tanımıdır. mecazi anlamla alırsak, “çok yaklaştığı” anlamına gelir.

tekvir suresi’ nin 23. ayetinde “O’ nu apaçık bir ufukta görmüştür.” denildiğini görmüştük. yani peygamberimizin Allah’ ı apaçık bir ufukta gördüğü daha önce de bildirilmişti. bu iki sure, aynı olayı mı anlatmaktadır? yoksa ileride göreceğimiz vurguda belirtildiği gibi iki ayrı olay mı anlatılmaktadır?

“Ve sonra kuluna ne bildirecekse onu vahyetti.” (53:10)
“Gördüğünü gönlü yalanlamadı.” (53:11)
“Onun gördüğü hakkında kendisiyle tartışıyor musunuz?” (53:12)

10. ayette gördüğümüz “kuluna” kelimesinden anlaşılmaktadır ki, ayetlerin cebrail ile ilgisi yoktur. başından beri bahsedilen Allah’ ın kendisidir. zira, peygamberimiz (ve her birimiz) Allah’ tan başka kimsenin kulu olmadığı gibi, kuran’ da geçen “vahy” kelimesinin terim anlamı itibariyle de, “vahyetmek” Allah’ a özgüdür.

“O’ nu bir kez daha görmüştü.” (53:13)
“En son noktada.” (53:14)
“Ki yanında barınılacak cennet vardır.” (53:15)
“Tüm bölge olağanüstü biçimde kuşatılmıştı.” (53:16)

bu ayetlerden anladığımız üzere, peygamberimiz Allah’ ı bir kez daha görmüştür. başından beri incelediğimiz iki surede de iki görme olayından bahsedilmektedir.

14. ayette “en son nokta” olarak çevrilen kelime, “son sınır ağacı” , “sidre ağacı” anlamlarına gelir. bu ayete anlam verebilmek için bir sonraki ayeti iyi tahlil edebilmek gerekir.

bir sonraki ayette bahsedilen “barınılacak cennet”, “sığınılacak bahçe” , “vaad edilen bahçe” kavramı neyi ifade eder?

“cennet” ile mecazi olarak, Allah’ ın salih kullarına ahiret gününde müjdelediği “cennet” , “ödül” mü kastedilmektedir? yoksa burada cennet, somut anlamıyla “bahçe” olarak mı kullanılmıştır? arapça’ da cennet “cenn” kökünden türemiştir, bahçe, gizli yer gibi anlamlara gelir. kuran’ da cennet hem dini anlamda, mümin kullara vaad edilen ebedi yurt, hem de mecaz / somut anlamda, adem kıssasında olduğu gibi bahçe, ruh hali manalarına gelir.

ilk anlamı verirsek, “son nokta” ve “cennet” ile tabirleri ile, konumuz olan olayın ayetlerin başında bahsettiğimiz, bu evrenden başka bir boyutta geçtiğini anlayabiliriz.

eğer “ağaç” ve “bahçe” kelimelerine somut anlamlarını verirsek, Allah, peygamberimize vahyettiği ve “göründüğü” yeri “adres tarifi” ile belirtmiş olacaktır.

ayetler iki şekilde de doğru biçimde okunabilir. arapça gramer ve kıraat açısından ikisinde de sakınca yoktur.

14. ayetin başındaki “en son noktada” şeklinde verilen mekan zarfı, 13. ayeti işaret edebileceği gibi, şu ana kadar gördüğümüz ayetlerin hepsini de işaret edebilir.

yani ayette verilen mekan, 13. ayetteki “bir diğer görüşün” yeri de olabilir, ilk ayetten itibaren anlatılan olayın yeri de..

16. ayet burada bize ışık tutabilir. “”Tüm bölge olağanüstü biçimde kuşatılmıştı.” şeklinde çevirilen ayeti, “O vakit kuşatıp sarıyordu Sidre’yi kuşatıp saran,” , “meçhul bir parlaklığın çevresini sarıp kuşattığı sidre ağacının başında.” , “o zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu” şeklinde de çevirebiliriz.

burada sidre ağacını kaplayan, kuşatanın ne olduğu tam olarak bildirilmemiştir. meçhul bir parlaklığın, ışığın varlığından, belki aklımızın almayacağı, kelimelerle ifade edilemeyecek bir durumdan bahsedebiliriz.

bize gerekli bilginin verilmediği durumlarda yapmamız gereken, her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğunu unutmamak ve gereksiz soruların peşine düşmemektir.

eğer önceki ayetlerde, ağaç ve bahçeye somut anlamlarını verir, buradaki sidre ağacını da somut anlamıyla (sidre ağacı, arabistan’ da genellikle bahçe sınırlarını belirlemede kullanılan bir tür ağaçtır) anlarsak, Allah’ ın gökten yer yüzüne indiği zaman, bir perde oluştuğunu, kuluna yani peygamberimize vahyi bu perdenin arkasından verdiği anlaşılabilir.

nitekim şura suresi 51. ayette “ALLAH bir insanla ancak vahiy yoluyla veya bir perde arkasından iletişim kurar, yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder. O, Yücedir, Bilgedir.” denilmesi, bu şekilde anlamamıza olanak tanır.

“Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı.” (53:17)
“Rabbinin büyük ayetlerini gördü.” (53:18)

bu ayetlerde, peygamberimizin yaşadığı bu olayın bir göz yanılması ya da bir yalan değil gerçek olduğu bildirilmekte, bu olay ile peygamberimizin Allah’ ın büyük mucizelerini gördüğü bildirilmektedir. hatırlayacağımız üzere, en başta okuduğumuz isra suresi 1. ayette, Allah’ ın peygamberimizi gece vakti, “mucizelerini göstermek üzere” en uzak mescide götürmüştü.

bu iki ayet arasında bağ var mıdır?

şimdi konumuzu toplayalım.

ortak başlangıç noktası olarak, Allah, bir gece peygamberimizi, kabe’ den, kabe’ nin çevresinde uzak bir noktada bulunan bir mescide, “mucizelerimizi göstermek üzere” yürütmüştür.

peygamberimiz Allah’ ı “görmüştür.”

iki ayet topluluğunda, peygamberimizin Allah’ ı iki defa görmesinden bahsedilmektedir.

bu iki ayet topluluğunda ya iki görüşün ikisi de açıklanmış ya da biri açıklanmış, birine de imada bulunulmuştur.

peygamberimiz, Allah’ ı bu evrenin ötesinde farklı bir evrende, farklı bir boyutta görmüş olabilir.

ancak, ayetlere somut anlamlar yüklersek, Allah yeryüzüne inerek bir perde arkasından peygamberimize vahyetmiş de olabilir.

fark edilecektir ki tüm bu ayetler, kuran’ ın en büyük mucize olmasını sağlayan “müteşabih” sanatı ile bezelidir.

müteşabih ayetler, farklı anlamlara gelebilecek, farklı şekilde anlaşılacak, ancak her anlamı doğru olan ayetlerdir.

kuran’ a göre müteşabih ayetlerin anlamlarını Allah ve ilimde derinleşenler bilir. ilimde derinleşenler, bu ayetler için “inandık, hepsi Allah katındandır” derler.

haşa, “ilimde derinleşen” biri olmadığımı düşünüyorum. bu yüzden bu ayetleri tevil etmekten imtina ediyorum.

tam olarak anlayamadığımız, anlamını bilmediğimiz kuran ayetleri konusunda, Allah’ ın bize gösterdiği yol, Allah’ tan bilgimizi arttırmasını istemek, konuyu zamana ve ilme bırakmaktır: “Gerçek Yönetici olan ALLAH çok yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kuran’ı (anlamak için) acele etme ve, “Rabbim, bilgimi arttır,” de.” (20:114)

yine de, tevile ve kesin yoruma girmeden, buraya kadar gördüğümüz, tahlil ettiğimiz ayetlerden anladığımı paylaşmak istiyorum :

“Bazı ayetlerimizi kendisine göstermek için kulunu geceleyin (Mekke’deki) Kutsal Mescitten, çevresini kutlu kıldığı en uzak mescide (secde yerine) alıp götüren çok Yücedir. O kuşkusuz İşitendir, Görendir.” (17:1)

peygamberimiz, kabe’ den, kabe çevresinde bulunan en uzak mescide, Allah tarafından götürülmüştür.

peygamberimiz sözü edilen en uzak mescide, noktaya vardıktan sonra, Allah, bizim anlayamadığımız, belki de anlayamacağımız, kelimelerle ifade edilemeyecek bir şekilde peygamberimize görünmüş, yaklaşarak ona vahiyde bulunmuştur.

necm suresi 1-12. ayetler arası : “Düşerken yıldızlara andolsun. / Arkadaşınız (Muhammed) ne sapmıştır, ne de azıtmıştır. / Ne de kendi kişisel arzusundan konuşmaktadır. / O (Kuran) ancak ve ancak bildirilen bir vahiydir. / O’ nu büyük güce sahip olan öğretmiştir. / Üstün otoritenin sahibi göründü. / En yüksek ufukta. / Sonra inip yaklaştı. / Mesafe iki yay kadar veya daha yakın oldu. / Ve sonra kuluna ne bildirecekse onu vahyetti. / Gördüğünü gönlü yalanlamadı. / Onun gördüğü hakkında kendisiyle tartışıyor musunuz?”

tekvir suresi 19-23. ayetler arası : “Bu, onurlu bir elçinin sözüdür. / Güçlüdür, Yönetimin Sahibi katından yetkilidir. / Kendisine uyulmalı ve güvenilmeli. / Arkadaşınız deli değildir. / O’ nu apaçık bir ufukta görmüştür.”

ve paygamberimiz, bu şekilde Allah’ ın mucizelerini görmüş, tanık olmuştur.

necm suresi 17-18. ayetler : “Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı. / Rabbinin büyük ayetlerini gördü.”

bu olay kanaatimce, KDR gecesi’ nde yaşanmıştır. ve sözü edilen vahy, ilk inen sure ve ayetler olan alak suresi’ nin 1-2 ve 3-4 numaralı ayetleridir. yani bu ayet grubu, peygamberimizin ilk vahiy alışını anlatmaktadır.

peygamberimize ilk gelen vahiy hakkında bir çok hadis rivayeti vardır. bu rivayetlerin en meşhur özetine göre, peygamberimiz hira dağında iken cebrail tarafından kendisine vahyedildiği, peygamberimizin korkarak evine döndüğü ve “beni örtün” dediği vs vs anlatılır.

oysa bu ayet grubu, bu meşhur hadisi yalanlamaktadır.

ancak bu peygamberimizin Allah ile ilk bir araya gelmesi değildir.

necm suresi 13-16. ayetler arası : “O’ nu bir kez daha görmüştü. / En son noktada. / Ki yanında barınılacak cennet vardır. / Tüm bölge olağanüstü biçimde kuşatılmıştı.”

bu durumda, peygamberimiz vahye muhattap olmadan önce, kuran vahyi almadan bir kez daha Allah’ ı görmüş, mucizelerine tanık olmuş olmalıdır.

lakin, bu “bir başka iniş” kuran’ ın vahyedilmeye başlanmasından sonra da olabilir.

zira, ilk ayet grubunda alak suresi’ nin ilk ayetlerinin vahyinden bahsedildiğini kabul edersek, bu olayların bize anlatıldığı sure, yani necm suresi, iniş sırasına göre 23. sıradadır.

necm suresi’ nin vahyedildiği esnada, hem ilk vahiy, yani ilk ayet grubunda anlatılan olay, hem de “diğer görüşme” geçmişte kalmıştır. bu durumda ikisinden de geçmiş zaman kipiyle bahsedilmesi doğaldır.

yani “bir kez daha görmüştü” diyerek işaret edilen olay, necm suresi’ nin inişine göre geçmişte, alak suresi’ nin inişine göre ileride olmuş bir olay olabilir. bu durumda, bu “görüşmenin” iniş sırasına göre 1 ile 23. ayetler arasında bir esnada meydana gelmesi lazımdır.

henüz bu sureler arasında böyle büyük bir olayın olduğunu işaret edecek bir ayete veya ayet topluluğuna rastlamadım, rastladıysam bile anlayış seviyem henüz bunu fark etmeye izin vermiyor olabilir.

bu durumda, peygamberimizin göğe yükseldiği meşhur “miraç olayı” da bu görüşmedir.

zira; “cennet” ve “en son nokta” tabirlerinden, bu ikinci görüşmenin, bu evrenin ötesinde, başka bir boyutta, başka bir evrende gerçekleştiğini düşünüyorum. ancak bunu tarif ya da tabir etmek, bizlerin şu anki akıl, bilgi ve anlayış seviyesine göre mümkün değildir. bu yüzden de Allah’ ın da bu konuda ayrıntı vermediğini zannediyorum. yine de defalarca değindiğimiz gibi, “miraç” yani göğe yükselme olayında, eğer anlayışım doğru ise “ikinci görüşme” de, meşhur hadiste anlatıldığı şekilde, peygamberimizin Allah ile namaz pazarlığı yapması, musa peygamberin Allah’ ın emirlerini beğenmeyerek peygamberimize pazarlık yaptırtması, peygamberimizi göğe yükselten cebrail’ e neredeyse vize ve giriş izni soracak kapıcı melekler gibi akıl ve din dışı, Allah’ ı ve peygamberimizi küçük düşürecek iftiraların yaşanmadığından, bunların yahudi masalları, yalanları olduğundan son derece eminim.

yukarıda ayetleri gruplayarak çizdiğim ihtimal benim ayetleri okuyup incelediğimde şahsi anlayışımdır. sizler yukarıdaki açıklamalardan, ayetlerin ve kullanılan kelimelerin tahlilinden başka anlamlar çıkarabilir, başka şekilde yorumlayabilirsiniz.

elbette Allah en doğrusunu bilir.

permalink

Allah adına haram koşanlara ultimatom

daha önce “kureyş’ in damak zevki” yazımızda, hadis adını taktıkları uydurma rivayetler ile Allah adına haramlar icad edenleri ve Allah’ ın kuran’ da yenmesi yasaklanan şeyleri sıralamasına rağmen, mezhep mezhep “haramlar listesi” oluşturup uyduranları, kuran’ ı eksik bularak rivayetlere, zannlara uyarak dine eklemeler yapanları konu edinmiş ve kuran’ dan ayetlerle, Allah’ ın emirleriyle bu “şirk koşma” ları işlemiştik.

lakin konu burada bitmiyor. Allah adına haramlar koşanlar, Allah’ ın yasak etmediklerini yasaklayanlara, kuran’ da Allah tarafından verilen bir ultimatom var.

ayetlerin yoruma, açıklamaya bile ihtiyacı yok aslında, sadece bir iki yerde müdahale edeceğiz, maide suresi’ nin birbirini takip eden, sıralı ayetlerini okuduğumuzda her şey açıkça ortaya çıkıyor :

“Böylece onların (Tanrı adına hüküm veren) ortakları, çocuklarını öldürmeyi bile müşriklerin çoğuna iyi bir şeymiş gibi gösterdiler. Böylece onları mahvettiler ve dinlerini karıştırıp bozdular. ALLAH dileseydi bunu yapamazlardı. Onlardan ve uydurdukları şeylerden uzak dur.” (6:137)

Allah’ a şirk koşanların, Allah’ ın emirlerine başka emirleri eş tutanların akıl vericileri, en kötü şeyleri bile laf oyunları ile onlara iyi şeyler gibi gösterebiliyorlar. Allah, buna uyanların dinlerini bozduklarını söylüyor ve o kişiler ile yalanlarından uzak durulmasını emrediyor.

“Zanlarına göre şöyle dediler: “Bunlar dokunulmaz çiftlik hayvanları ve ekinlerdir. Dilediğimizden başkası bunları yiyemez.” Binilmesi yasaklanan çiftlik hayvanları… ALLAH’ın ismini üzerlerinde anmadıkları çiftlik hayvanları… (Çeşitli haramları) O’na yakıştırdılar. Onları iftiralarıyla cezalandıracaktır.” (6:138)

““Şu çiftlik hayvanlarının karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır. Ölü doğarlarsa o zaman paylaşabilirler,” dediler. Bu nitelemelerinin hesabını onlara ödetecektir. O Bilgedir, Bilendir.” (6:139)

zanlarına, yani kulaklarıyla duymadıkları, şahit olmadıkları rivayetlere inanarak haramlar koşan ve bu haramları Allah’ a yakıştıran kişiler cezalandırılacaktır. Allah bu kişilerden iftiralarının hesabını soracağını söylüyor. dikkat edilirse, hadisler peygamber’ in ölümünden yaklaşık 200 yıl sonra yazılmaya başlanmıştır. yani hadisler yazılırken, bizzat peygamber’ den bu sözleri duyan hiç kimse hayatta değildi. hadis naklediciler, kendilerinden iki kuşak öncesinden duyula duyula gelen sözleri naklediyorlardı. yani bu sözleri peygamberimizin söylediklerini zannediyorlardı. aşağıda da göreceğimiz ve açıklayacağımız üzere bu zann vurgusuna ve tekrarına dikkat etmek gerekir, bu kuran’ ın bir mucizesidir.

“Cehaletleri yüzünden ALLAH’a iftiralar ederek çocuklarını budalaca öldürenler ve ALLAH’ın kendilerine verdiği rızıkları haram edenler kaybetmişlerdir, şaşırmışlardır. Doğruyu göremezler.” (6:140)

“Çardaklı ve çardaksız bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, zeytinleri ve narları -benzer veya farklı- yaratan O’dur. Her biri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin ve hakkını da hasat gününde verin. Savurganlık yapmayın; O, savurganları sevmez.” (6:141)

“Çiftlik hayvanları, binmeniz, kesmeniz veya kendilerinden yatak malzemesi çıkarmanız içindir. ALLAH’ın size verdiği rızıklardan yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin; çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (6:142)

“Sekiz çift: Koyundan iki, keçiden iki… De ki: “İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerindekileri mi?” Doğru sözlüler iseniz, bir bilgiye dayanarak bana cevap verin.” (6:143)

“Deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerindekini mi? ALLAH’ın size böyle emrettiğine tanık mı oldunuz? Halkı bilgisizce yoldan saptırmak için, yalan uydurup onları ALLAH’a yakıştırandan daha zalim kim olabilir? ALLAH zalim toplumu doğru yola iletmez.” (6:144)

Allah, bu iki ayette kuran’ da açıkça verilen emirlere ve açıkça yasaklanan şeylere rağmen, yüzlerce, binlerce ve çoğu birbiriyle çelişkili hadisler vasıtasıyla, karmaşık, kombinasyonlara dayanan, çelişkili yasaklar listeleri uyduranlara daha zor bir soruyla karşılık veriyor.

soruyor onlara : Allah’ ın böyle yasaklar emrettiğine şahit oldunuz mu?

ve hadis adı verilen uydurmaları Allah’ ın dinine yakıştırıp, dinin gereği gibi göstermeye çalışanları, bu yalanları uyduranları “zalimler” olarak niteliyor. hem de “en zalimler” ..

“De ki: “Bana vahyedilende, yiyen birisi için şunların dışında haram edilmiş bir madde bulamıyorum: (1) Leş, (2) akıtılmış kan, (3) domuzun eti -ki pistir-, (4) ALLAH’tan başkasına sapıkça adanmış yiyecekler.” Zorda kalan bir kimse, istekli olmaz ve sınırı aşmazsa kuşkusuz senin Rabbin Bağışlayandır, Rahimdir.” (6:145)

bu ayette daha önce de işlediğimiz gibi, yenmesi yasak olan şeyler kesin ve açık bir liste olarak veriliyor.

“Ortak koşanlar, “ALLAH dilemeseydi, ne biz, ne atalarımız ortak koşmaz ve hiçbir şeyi de haram etmezdik,” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (şüpheli ve çelişkili rivayetlere) uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.” (6:148)

uydurulmuş hadisleri, “kutsi hadis” iftirasıyla Allah’ a mal etmeye çalışanlar, bazı kuran ayetlerini çarpıtarak peygamberimizin sözlerinin, söylediğini iddia ettikleri şeylerin kuran ayetleri gibi dini emirler olmasını Allah’ ın iznine tabi gösterenler, hadislerin kuran ayetlerine yeğ tutulma çabalarını “Allah’ ın dilemesi” olarak nitelendiriyor. ancak Allah onlara açıkça söylüyor : “kanıtınız yok, siz sadece tahminde bulunuyor, şüpheli rivayetlere uyuyorsunuz.”

burada dikkat edilmesi gereken nokta ve aslında mucize şu : bu ayetler, hadis kitapları yazılmadan, mezhep mezhep haram-helal listeleri uydurulmadan en az 200 yıl önce indirildi. Allah, geçmişi ve geleceği kapsayan sonsuz ve yanılmaz bilgisiyle yüz yıllar öncesinden, günün birinde kimi kişilerin çıkıp, rivayetlere ve tahminlere dayanarak dine eklemeler yapacağını, kendisinin helal kıldığı şeyleri haram göstermeye çalışacaklarını biliyordu. ve daha kuran inerken, her çağa ve zamana hitap eden kuran sayesinde, geleceğe böyle seslendi.

“De ki: “En güçlü delil ALLAH’ındır. Dileseydi, elbette hepinizi doğruya ulaştırırdı.”” (6:149)

“De ki: “ALLAH’ın şunu haram ettiğine tanıklık edecek tanıklarınızı getirin.” Tanıklık ederlerse onlarla beraber tanıklık etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların keyfine uyma. Onlar, Rab’lerine başkalarını eş koşmaktadırlar.” (6:150)

“İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun, başka yollara uymayın; çünkü onlar, sizi O’nun yolundan ayırırlar. Bunlar, dinlersiniz diye O’nun size verdiği öğütlerdir.” (6:153)

“Dinlerini parçalara ayırıp grup grup olanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ALLAH’a kalmıştır; sonra onlara durumlarını haber verecektir.” (6:159)

permalink

tempo dergisi’ ne mektup : medine’ nin mücevheri ve hadisler

41. sayısında kapak konusu olarak medine’ nin mücevheri isimli kitabı ve yazarıyla yaptıkları özel röportajı işleyen tempo dergisi’ ne gönderdiğim mektup :

Sayın Tempo Dergisi çalışanları;

Beğenerek takip ettiğim derginizin son sayısında, Medine’ nin Mücevheri isimli kitap hakkında haberinizi ve yazarı ile yaptığınız röportajı okudum.

Bir İslam araştırmacısı/düşünürü ve yazarı olarak, kitabı ilk haber aldığım zamandan beri, gelişmeleri ilgi ve endişe ile takip ediyorum.

Nihayet, endişelerimde haklı çıktığım ve yüz yıllardır İslam dünyasını karanlığa boğan düşünce yapısının iş başında olduğunu gösteren haberi, derginiz yayına çıkmadan yaklaşık bir hafta önce okudum; kitabın yayıncısının evi, kendilerine “İslamcı” diyen kişiler tarafından bombalanmıştı.

Anladım ki, Salman Rüşdi’ nin meşhur Şeytan Ayetleri kitabından bu yana, beyinler bir adım dahi olsa yol gidememiş.

Salman Rüşdi’ nin Muhammed Peygamber’ in, Kuran ayetlerini okurken şeytanın aklına/diline girerek putları öven sözler söylettiği iddialarını bir kitapta dillendirmesi de tepkilere neden olmuştu. Oysa Salman Rüşdi’ yi yargılayıp ölüme mahkum edenler, kellesine ödül koyanlar, bu iddiaların Salman Rüşdi tarafından ortaya atılmadığını da, ilk onun tarafından söylenmediğini de çok iyi biliyorlardı.

“Hadis” denilen, güvenirlikleri şüpheli, toplanmaları ve yazılmaları şaibeli, üstelik Allah tarafından Kuran’ da kötülenen masal ve hikayeleri, yalanları dinin temeli sayan ve kimi zaman bu hadisleri Kuran ayetlerinden üstün tutan zihniyet, Şeytan Ayetleri hadisesinin 1200 yıllık bir yazılı tarihi olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Salman Rüşdi’ nin kitabında bahsettiği olayların aynısı, o zihniyetin kutsal kitapları belledikleri hadis kitaplarında 1200 yıldır yazıyordu.

Şimdi de gündemde Medine’ nin Mücevheri isimli kitap var.

Tepkilere bakarsak, kitapta Muhammed Peygamber’ in, eşi Aişe olan ilişkisi anlatılıyor, özel yaşamlarından bahsediliyormuş. Ve hatta bu yazılar “soft porno” tadındaymış.

“Hz. Aişe anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ben altı yaşında iken benimle evlendi. Medine’ye geldik. Annem Ümmü Rumân, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O’na teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim.”

Yukarıda okuduğunuz metinin fazla açıklamaya ihtiyacı yok. Elli üç yaşındaki Muhammed Peygamber, (Kuran’ da güzel ahlak örneği olarak gösterilen Muhammed Peygamber) dokuz yaşındaki bir kızla ilişkiye giriyor. Hem de kızı, salıncakta oynarken annesi elinden tutup, Peygamber’ in koynuna sokuyor.

Muhammed Peygamber’ i bir pedofili olarak gösteren bu büyük iftira, Medine’ nin Mücevheri’ ne Peygamber’ in cinsel hayatını ele aldığı gerekçesiyle tepki gösterenlerin başucu kitaplarında 1200 yıldır aynen yer alıyor.

“Hz. Aişe anlatıyor : Ben hayız olduğumda, Resulullah altıma geniş bir altlık giymemi ister ve göğüslerime yönelirdi.”

Bu pornografik ve değil güzel ahlak örneği bir Peygamber’ in, normal bir insanın bile anlatılmayacak en özel anlarını ifşa eden bu metin, hadis-i şerif (şerefli sözler) olarak Medine’ nin Mücevheri’ ne tepki gösterenlerin kesinlikle doğru ve Kuran ayetleri kadar kutsal kabul ettikleri kitaplarında aynen yer alıyor.

Peygamber’ in nerede güzel bir kadın görürse hemen eşlerinden birine koştuğu.
Peygamber ve sahabelerin cinsel açlıktan ötürü kadınlara koşarken orgazm oldukları.
Peygamber’ in eşlerinden birinin odasında cariyesiyle ilişkiye girmesi, buna şahit olan eşinin kendisine tepki göstermesi.
Peygamber’ in bir gecede tüm eşleriyle ilişkiye girebildiği, 30 erkek gücünde olduğu.
Peygamber eşlerinin kendisiyle yatmak ve sıra konusunda kavgalar edip entrikalar çevirdikleri.
Peygamber’ in beğendiği savaş esiri kadınları kendisine eş olarak alabilmek için onların eşlerine, ailelerine eziyet ettiği.

Bu kimisi değil soft porno, üçüncü sınıf sözde erotik metinlerde bile görülmeyecek seviyede kaleme alınmış ve her biri güzel ahlak örneği Muhammed Peygamber ve ailesine korkunç iftiralar, yalanlar içeren metinler bin yıldan uzun bir süredir, şimdi Medine’ nin Mücevheri isimli kitaba, peygamberimizin özel hayatını deşifre ettiği için tepki gösterenlerin dinin olmazsa olmazı kabul ettikleri, insanlara İslam olarak öğrettikleri ve her birine demagojik üslupla bahaneler buldukları hadis kitaplarında yer almaktadır.

Kendi kutsal belledikleri ve belletikleri, peygamberimize ve ailesine en çirkin iftiraların, Kuran hükümlerine ve emirlerine ters hükümlerin, yahudi, hristiyan, zerdüşt ve putperest gelenek, hikaye ve efsanelerinin yer aldığı, derlenmeleri, yazılmaları şüpheli ve kesinlikle İslam’ ın temeli olmayacak hadis kitaplarını baş tacı edenlerin, ne Medine’ nin Mücevheri, ne Şeytan Ayetleri ne de hadis rivayetlerini referans alan diğer kitapları eleştirmeden önce, kaşlarına kadar battıkları yalan ve iftira çamurundan sıyrılıp temizlenmeleri gerekmektedir.

Medine’ nin Mücevheri’ ne tepki gösterip, yayıncısının evini bombalamak gibi bir davranışa sürüklenen ve onları himaye eden zihniyete soruyorum :

Buhari’ nin, Müslim’ in, Tirmizi’ nin, Hanbel’ in evlerini ne zaman bombalayacaksınız?

Yayınlarınızda başarılar dileklerimle.

Kaan GÖKTAŞ
Araştırmacı Yazar
www.kaangoktas.com

permalink

dil ve din

geçtiğimiz gün gelen bir okur yorumunda, “zina” konusu sorulmuştu. benim de uzun zamandır yazmak istediğim bir konuydu zina..

günümüzde “zina” konusu halen 1400 yıl öncesinin yaşam tarzı ve geleneklerine göre ele alınıyor ve tanım - kavram yanlışlığı yapılarak kurani bir hataya düşülüyor.

sadece “zina” değil, bir çok konu.. bu yüzden, öncelikle tüm bu meselelerdeki sorunu tespit etmek ve teşhisi doğru koymak zorundayız.

tüm kurani yazılarımızda ve yorumlarımızda olduğu gibi şu hususların altını bir kez daha çizmekte fayda var. öncelikle; islam’ da tek kaynak kuran’ dır. bize dinen gereken her husus kuran’ da aranmalıdır. (bu konudaki diğer yazılarımızı sağ taraftaki menüden bulabilirsiniz). ikinci olarak; kuran’ ı anlamakta dil önemlidir. ancak burada unutulmaması gereken en önemli nokta, arapça ile kuran dilinin farklı diller olmasıdır. arap dili, yüzyıllar öncesinden kuran için ortaya çıkarılmış ve geliştirilmiştir. kuran’ ın inmesiyle arap dili “müteşabih” cümleler, mecazlar ve kinayeler ile mucizevi bir anlatım özelliği ile tanışmıştır. ne kuran’ dan önce, ne kuran indiği zamanda diğer yazılı ve sözel kullanımlarda, ne de kuran’ dan sonra, arap dili, kuran üslubuyla yani “kuranca” ile kullanılmamıştır, kullanılamaz. bu açıdan bakarsak, kuran’ ı anlamakta dil önemlidir. ancak arapça’ dan daha çok, kuran dilini anlamak önemlidir.

islam adına hareket edenlerin günümüzde düştüğü en büyük yanlış “arapça - kuranca” ayrımını yapamamaları ve dil sorununu sadece “arapça” ya indirgemeleridir. kuran’ ın doğru anlaşılması ve uygulanmasındaki husus arapça’ nın doğru anlaşılabilmesi değildir. yani sorunumuz, arapça’ nın türkçe’ ye hatalı çevrilmesi değildir.

bazı noktalarda, arapça’ dan türkçe’ ye hatalı ya da kasıtlı çeviri yanlışlıkları olduğu kabul edilebilir. ancak bu noktalar sorunumuzun küçük bir parçasıdır.

esas mesele, çeviri hatası değil, anlama hatasıdır.

diyelim ki günümüzde, tek sorun arapça’ dan hatalı çeviri yapılması. peki arap da mı kendi dilini yanlış okuyor, anlamlandırıyor? canlı bir örnek vermek gerekirse, “türban” konusunda, ilgili ayetlerde “başörtüsü” değil, “örtü” kelimesinin kullanıldığını, burada çeviri hatası kastı yapıldığını söylemiştik. (ilgili yazımızı site içerisinden okuyabilirsiniz.)

yani türkçe’ ye bugüne dek “hümur” kelimesinin “örtü” olarak değil, “başörtüsü” olarak çevrildiğini, “örtü” ile “başörtüsü” nün ayrı anlamlarda ayrı kelimeler olduğunu söylemiştik. işte bu, dil konusunda bizi ilgilendirir.

peki ya arapları? anadili olarak arapça konuşanları? ya da arapça’ yı bu ayrımın farkına varabilecek kadar iyi bilenleri?

suudi arabistan’ daki “din alimi” de mi kelimeyi yanlış çeviriyor?

işte tam bu noktada sorun salt bir dil sorunu olmaktan çıkar. sorunumuz artık “arapça’ dan çeviri” sorunu değildir. “arapça’ yı anlamak” sorunu da değildir. sorunumuz “kuranca’ yı anlamak” sorunudur.

ayette “örtü” kelimesi hiç geçmeseydi, farz-ı misal, “örtü” yerine çok açık ve yanlış çevirmeye hiç mahal vermeyecek şekilde “giysi” kelimesi geçseydi, “din adamları (!)” yine kadınların saç telleri dahi görünmeyecek şekilde kapatılmasını buyuracaklardı.

konu, anlayış konusudur. konu, dine ve hayata bakış konusudur. konu, dini alet etme konusudur.

kadınları ikinci sınıf insan olarak gören, hayata bakış açıları halen 1400 yıl öncesinin cahil ve sapkın araplar ile aynı olan kişiler, dilbilimsel açıdan verilen emir, kullanılan kelimeler ne olursa olsun, bunu kendi bakış açılarına yontmanın yolunu her zaman bulmuşlardır, bulacaklardır.

ayetlere yanlış kelime anlamı yüklemek. müteşabih ayetleri düz bakış açısıyla yorumlamak. fikirlerine uygun “hadis” ler uydurmak ve bu hadisleri peygamberimize iftira ederek mal etmek.. dini parça parça eden mezhep imamları, alimcikler, müçtehitler, mollaların kuran dışı yorum, kıyas ve icmalarını, kuran’ ın olumsuzlamasına rağmen kuran ayetlerinin önüne geçirmek…

kısacası, sorunumuz “sözlük” sorunu değildir.

kuran’ ı anlamak için arapça’ yı anlamak çıkar yolumuz olamaz.

kuran’ ı en iyi anlayanın arapça’ yı en iyi bilen olduğunu kabul edersek, 1400 yıldır arap toplumunun islam’ a soktuğu bidat, hurafe ve yanlışları, yahudi, hristiyan, zerdüşt ve putperest geleneklerini, peygamberimize iftiralarını, hayata, insanlığa bakış açılarını ve binlerce sapkınlık, komiklik ve rezilliklerini “islam” olarak kabul etmek zorunda kalırız.

kuran’ ı anlamak “kuranca” yı anlamaktan geçer.

“kuranca’ yı anlamak” ise yüce Allah’ ın insanlara bahşettiği en büyük nimet olan beynimizi, aklımızı, kuran’ da en sık tekrar ettiği emre uyarak kullanmaktan..

kuran’ ı anlamak için arapça’ yı anlamanın ötesinde şeyler gerekir.

kelimelere doğru anlamları vermek bunların ilki ve zaten zorunlu olduğu için en önemsizidir.

kelimelere doğru anlamları verdikten sonra, ayetleri, emirleri, “kuranca” yı kendi içinde tahlil etmek gereklidir.

kuran’ ın her çağa hitap eden, nefes alan, yaşayan metinlere sahip bir “mucize” olduğunu idrak etmek..

“her çağa hitap eden” kavramını doğru anlayabilmek.. çağların kuran’ a değil, kuran’ ın çağlara uyduğunu bilebilmek..

“müteşabih” lerin amacını ve anlamını anlayabilmek..

kuran’ ın bir şifre kitabı, kapalı, anlaması zor bir metin değil..

apaçık, kolay anlaşılır ve tüm insanlara yol gösterecek bir kitap olduğunun farkında olabilmek..

bu yüzden, “elde sözlük” ile kuran ve islam anlaşılmaz..

elimizdeki sözlükle beraber, aklımız, beynimiz ve bakış açımız da çok önemlidir.

“dil bozulursa din de bozulur”.. doğru..

ancak en önemli tehlike “dil” den fazla, “beynin” bozulmasıdır.

ve maalesef beyinler, yüzlerce yıldır bozuk durumda..