din kültürü | makaleler RSS


"İŞTE BİZ AKLINI KULLANAN BİR TOPLUM İÇİN AYETLERİ BÖYLE AÇIKLIYORUZ"

Arşiv - Tüm Yazılar

bu sayfadaki yazılar ile ilgili söyleyecekleriniz / soracaklarınız varsa: kaan@kaangoktas.com'a e-posta atabilir ya da iletişim formunu kullanabilirsiniz.

Archive

May
27th
Wed
permalink

kürtaj : nefsi öldürmek mi, bedeni öldürmek mi?

geçtiğimiz gün kürtaj konusunda bir okur sorusu gelmişti.. doğum kontrolü ve kürtajın dini açıdan yeri her zaman tartışılagelir.

genellikle doğum kontrolü konusunda klasik itikat, yani geleneksel islamcılar, genelde tutucu bir duruş sergiler. doğum kontrolü konusunda, kurani görüşümüzü tek cümleyle kesin biçimde ortaya koyabiliriz : doğum kontrolü, hiç bir şekilde, ne muhkem, ne müteşabih, kuran’ da yer almamaktadır. kuran’ da yer almayan konuların dini hükmü kesindir : kuran’ da yasaklanmayan şey haram ya da günah değildir. kuran’ da yasaklanamayan ya da emredilmeyen şeyler, kişilerin ve toplumların inisiyatiflerine bırakılmıştır. bu yüzden doğum kontrolü, kişilerin seçimlerine ya da toplumların, devletlerin kurallarına bağlıdır.

kürtaj konusunu kurani olarak inceleyebilmek içinse ayetleri tahlil etmemiz gerekiyor.

öncelikle, “öldürmek” kuran’ da kesinlikle yasaklanmış, en büyük haramlardan biridir.

peki kürtaj, “öldürmek” midir?

Ey insanlar, diriliş konusunda kuşku besliyorsanız, (hatırlayın ki) sizi topraktan, sonra bir damlacıktan, sonra asılı duran bir madde (embriyo) dan, sonra biçimi belli ve belirsiz bir dölütten yarattık. Böylece size bildiriyoruz. Neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız, ve ardından olgunlaşıp erginleşirsiniz. Kiminizin hayatına son verilir, kiminiz de en kötü yaşa kadar ulaştırılır. Böylece bir bilgiye sahip olduktan sonra bir şey bilemez olsun. Toprağı kuru ve ölü görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşip kabarır ve çeşit çeşit güzel bitkiler bitirir. (22:5)

Sonra onu sağlam bir bekleme yerinde bir damlacık haline getirdik. Sonra, o damlacığı, embriyo olarak biçimlendirdik, sonra embriyoyu dölüt olarak biçimlendirdik, sonra dölütü kemik olarak biçimlendirdik, sonra kemiğe et giydirdik ve sonra onu yeni bir yaratık haline soktuk. Biçim verenlerin en güzeli ALLAH çok yücedir. (23:13-14)

iki ayeti incelediğimizde, ana rahmine düşüş anından itibaren doğuma kadar olan evreleri şu şekilde sıralayabiliriz :

1. sperm 2. embriyo 3. cenin

muminun suresi’ nin 14. ayetinden aldığımız sıralamaya göre, cenin evresinde, kemiklerin ve kasların oluşumu aşamasından sonra insan “yeni bir yaratık” olarak tanımlanmaktadır.

peki kuran’ a göre “nefs” yani “kişilik” , “yeni bir yaratık” olarak tam olarak hangi sürede meydana gelir?

Biz insana, ana ve babasına iyilik etmesini öğütledik. Anası onu zahmetle taşır, zahmetle doğurur. Ana karnında taşınması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer. Nihayet olgunluk çağına erince ve kırk yaşına varınca: “Rabbim, bana, anama ve babama verdiğin nimete şükretmeğe ve razı olacağın yararlı işler yapmağa beni yönelt. Benim soyumu ıslah et. Ben tövbe edip, sana teslim olanlardanım,” demelidir. (46:15)

kuran’ a göre, “insanın” annesi tarafından (zahmetle) taşınması, doğurulması ve sütten kesilmesi 30 aydır.

kuran, “sütten kesilme” evresini maksimum bir süre zarfı vererek sınırlar.

Emzirme süresini tamamlamak isteyenler için analar bebeklerini tam iki yıl emzirmeli. Ananın yiyecek ve giyecek ihtiyacını ise çocuğun babası güzel ve uygun bir şekilde karşılamalı. Kimse kapasitesinin üzerinde sorumlu tutulamaz. Ne anne çocuğu yüzünden, ne de babası çocuğu yüzünden zarara sokulmasın. Bunu gerçekleştirmek mirasçısının da görevidir. Ana ve baba danışıp anlaştıktan sonra sütten kesmek isterse, ikisine de bir günah yoktur. Çocuklarınızı sütanneye emzirtmek isterseniz ücretini uygun bir biçimde ödediğiniz sürece size bir sorumluluk yoktur. ALLAH’ı dinleyin, ALLAH yaptıklarınızı Görür. (2:233)

bu durumda basit bir matematiksel hesap yaparak, kuran’ ın verdiği “hamilelik” sürecini bulabiliriz :

modern bilime göre normal bir hamilelik süreci (yumurtanın döllenmesinden doğuma kadar olan süre) 266 gündür. kuran’ a göre hamileliğin başından, sütten kesmeye kadar toplam süre 30 aydır. ve tam bir emzirme süreci iki yıl (24 ay) sürer. bu durumda hamilelik için belirtilen süre 6 ay yani 180 gündür.

yani bu durumda, 23:14 ayetinde belirtilen “yeni bir yaratık” , 266-180 = 86. günde meydana gelir.

tüm bu ayetlerin ışığında anlamaktayız ki, insan, ana karnında 86. günden itibaren “nefs sahibi” olmaktadır. ve yine kuran’ ın ışığında kesin olarak bilmekteyiz ki, “nefsi yok etmek” cinayettir.

kısacası, her ne sebeple olursa olsun, 86. günden itibaren yapılan kürtaj, kurani açıdan cinayettir.

ülkemizdeki yasalar kürtaja 10 haftaya kadar izin vermektedir. her halükarda, ülkemiz içinde yasal sınırlar dahilinde yapılan kürtaj işlemi, kurani açıdan da serbesttir.

permalink

meryem ve çiçek

dikkat : bu güne kadar yazdığımız din bilgisi yazılarından farklı olmak üzere, bu yazı “hristiyan” camiasını da yakından ilgilendirmekte ve bildiklerini yeniden sorgulamalarını gerektirmektedir.

meryem.. meryem ana.. kutsal bakire.. isa peygamber’ in annesi.

kuran’ da adına bir sure atfedilen, bizzat Allah tarafından övülmüş bir zat..

meryem’ in isa peygamber’ i doğurması, bu güne dek hep bilindik bir hikayeyle anlatılageldi..

bakire bir kadından, mucizevi bir şekilde doğan bir peygamber..

şimdi.. meryem kıssası’ ndan, meryem gerçeği’ ne geçeceğiz.. kuran ışığında..

“ALLAH’a göre İsa’nın örneği, Adem’in örneği gibidir” (3:59)

adem’ in, daha doğrusu günümüz insanının ilk temsilcilerinin nasıl dünyaya geldiğini, kitabımız KURAN AÇISINDAN EVRİM TEORİSİ‘ nde ayrıntılı biçimde işlemiştik. kitabımızda da açıkladığımız üzere, adem, yani ilk insanlar dünyaya, tamamen biyolojik doğum yoluyla, sperm-yumurta-döllenme ilişkisi ile gelmiştir. adem’ in dünyaya gelmesi, spermin, dişi yumurta hücresini döllemesi sonucundadır. ve adem, tıpkı isa gibi biyolojik bir anneden doğmuştur.

Allah, Kuran’ da bu örneği, açıkça vermiş, kitabımızda da yer verdiği üzere, “adem’ i isa ile değil” , “isa’ yı adem ile” örneklemiştir.

peki isa peygamber’ in doğumu ve öncesi kuran’ da nasıl geçiyor?

meryem’ in adına atfedilmiş olan kuran’ ın 19. suresi, meryem suresi’ nde konu detaylandırılıyor :

Kitapta Meryem’i de an. Ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Kendisiyle onlar arasına bir perde çekmişti. Bu durumda ona Ruhumuzu gönderdik ve önünde mükemmel bir insan olarak biçimlendi. (19:16-17)

hakkı yılmaz’ ın tebyin-ul kuran isimli eserinde açıkladığı üzere, ayette geçen “ailesinden ayrılma” kelimesi, arapça köken olarak “terk etme, tek başına ayrılma” anlamına gelmektedir. yani meryem, evden kaçmış, evini terk etmiş ve ailesi, yakınları, çevresi ile irtibatı kesmiştir.

bu kaçışın sebebini, kuran’ ın diğer ayetlerinde buluyoruz :

İmran’ın karısı demişti ki: “Rabbim, karnımdaki (bebeği) tamamıyla sana adadım, adağımı kabul buyur. Sen İşitensin, Bilensin.” Onu doğurunca, “Rabbim, onu kız doğurdum,” dedi -halbuki ALLAH onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- “Erkek kız gibi değil. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu, kovulmuş şeytandan koruman için sana yalvarırım.” Rabbi, adağını güzel bir şekilde kabul etti ve onu Zekeriya’nın himayesinde güzel bir çiçek gibi yetiştirdi. Zekeriya, tapınakta onun yanına her girişinde yanında yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor,” diye sorduğunda, “Bu, ALLAH katındandır. ALLAH dilediğini hesapsız rızık verir,” derdi. (3:35-37)

bu ayetlerden anlamaktayız ki, meryem erkek çocuk bekleyen bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiştir. ancak ayetteki bazı kelimelere dikkat çekmek istiyorum. meryem’ in annesi, onu doğurduğunda, “kız olduğunu” zannetmiştir. ancak ayette, “kız mı erkek mi olduğunu Allah’ ın daha iyi bildiği” söylenmiştir. hemen devamında ise, Allah’ ın meryem’ i “bir çiçek gibi yetiştirdiği” vurgulanmıştır.

“çiçek gibi yetiştirme” deyiminden, “özenle, koruyarak - kollamak” anlamları akla gelebilir. lakin tam burada, ilkokul düzeyinde bir “fen bilgisi” devreye giriyor :

Her yıl ilkbahar aylarında çiçeklerde döllenme mevsiminde erkek organlarda Polen tozu keseleri meydana gelir ve bunların içi sayısız Polen tozu ile dolar. Bu küçük sarı renkli tozlar çiçeklerdeki dişi organ üzerine konar ve döllenme olur.

kısacası, hemen hepimizin bildiği gibi, çiçekler kendi kendilerini dölleme yeteneğine sahiptir.

Melekler şöyle demişti: “Meryem, ALLAH seni seçip arındırdı; seni tüm kadınların üzerine seçti. “Meryem, Rabbine teslim ol, secdeye kapan, eğilenlerle birlikte eğil.” (3:42-43)

burada ilk bakışta, daha doğrusu türkçe tercümelerde, göze batmayan bir gramer detayı belirleyici rol oynuyor. 43. ayette “rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et!” şeklinde de çevirilecek bir arapça gramer farkı var.

Allah bu ayette, meryem’ den bahsederken (türkçe’ de olmayan ancak, İngilizce, Fransızca gibi dillerde de bulunan biçimde) “erkek” yani müzekker ifade kullanıyor.

“Ve fercini / cinsiyet organını koruyan kadını da… Nitekim ona ruhumuzdan üflemiştik. Onu ve oğlunu tüm dünyaya bir işaret yaptık.” (21:91)

bu ayette meryem’ den “müennes” sıfatla yani “dişi” ifade ile bahsediliyor ve “kadın” deniliyor. meryem’ in “fercini” yani “cinsiyet organını” , türkçe’ ye çevirilebilecek en açık biçimiyle, “vajina” sını koruduğu belirtiliyor. buradaki “ferci koruma” ifadesi çoğu mealde “ırzını korumak” olarak çevrilse de, tam anlamı “vajinasını korumak, saklamak” tır. meryem’ in “fercini saklaması”, “ırzını, bekaretini koruması” anlamına gelebileceği gibi, meryem’ in evinden ve ailesinden uzaklaşması ve doğumundaki “kız / erkek” karışıklığının bu yüzden olabileceği yani meryem’ in “fercinden” utanması ve saklanması anlamı da çıkabilir.

meryem suresi’ ne geri dönelim.

Bu durumda ona Ruhumuzu gönderdik ve önünde mükemmel bir insan olarak biçimlendi. (19:17)

ayette “ruhumuzu gönderdik” ifadesiyle, meryem’ e cebrail ya da bir başka meleğin gelmesi ifade edilmemiştir. kuran’ ın genelinde, “ruhun gönderilmesi, üflenmesi” kelimeleri, “vahiy, ilahi bilgi” anlamında kullanılmıştır. yani meryem’ e bir takım ilahi bilgiler gönderilmiştir. ve ilahi bilgiler, ona doğrudan değil, bir aracı, elçi ile aktarılmıştır. bu elçi, kuran’ daki kronolojiyi ve anlatımı takip ettiğimizde, meryem’ i himaye eden zekeriyya peygamber’ dir. zekeriyya peygamber, meryem’ e Allah tarafından gönderilen bir takım bilgileri iletmiş ve ona örnek vermiştir. ayette “insan olarak biçimlendi” , “insan kılığına büründü” tarzında türkçe’ ye çevrilen ifadenin arapça aslı “temessül” kelimesidir. kelimenin asıl anlamı “örnek vermek” tir. yani zekeriyya peygamber, bu bilgiler ışığında, meryem’ e bir de örnek vermiştir ; “mükemmel bir insanı”. bu insan, o sıralarda henüz bebek olan yahya peygamber’ dir. bu örneğin verilme sebebi de, yahya peygamber’ in de aynı surenin (meryem suresi) başında da anlatıldığı üzere, kısır bir anneden (Allah’ ın bu rahatsızlığın düzelmesini sağlaması sonucu) “mucizevi” denilebilecek, ya da o dönemin bilgi ve anlayış seviyesine göre “imkansız” bir şekilde, ancak günümüz şartlarında mümkün olabilecek şekilde dünyaya gelmesidir. yani zekeriyya peygamber, meryem’ e yahya örneğini vermiş ve Allah’ ın gücü sayesinde “imkansız” denilebilecek olayların olabildiğini açıklamıştır. hakkı yılmaz’ ın tebyin-ül kuran adlı eserinde açıkladığı üzere, aynı şekilde ali imran suresi’ nde (yukarıda işlediğimiz 42 ve 43. ayetler) sözü edilen “melekler” de “zekeriya peygamber aracılığıyla meryem’ e atfedilen ayetlerdir.”

“Senden Rahman’a sığınırım,” dedi, “Erdemliysen…” (19:18)

burada meryem, kendisine bu bilgileri veren elçiye şaşkınlığını dile getirmiştir. görüleceği üzere ayette parantez içleri ile çoğu mealde eklenen “bana zarar verme” , “bana dokunma” gibi bir anlatım yoktur. meryem duydukları karşısında şaşırmış ve bunu dile getirmiştir.

(Elçi:) “Ben, sana tertemiz bir erkek çocuğu vermek için görevlendirilmiş Rabbinin bir elçisiyim,” dedi. (19:19)

bu ayette de meryem’ in tepkisine, zekeriyya cevap vererek ilettiği bilginin amacını dile getirmiştir. yani zekeriyya peygamber, Allah’ ın verdiği bilginin, vahyin, meryem’ in bir erkek çocuk dünyaya getireceği müjdesi olduğunu ifade etmiştir.

“Bana hiçbir insan eli değmemiş ve ben iffetsizlik etmemişken nasıl olur da bir oğlum olur,” dedi. (19:20)

bu ayetin hemen hemen aynısı ali imran suresi’ nde de karşımıza çıkmaktadır.

(Meryem), “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken nasıl olur da çocuğum olur,” deyince, şöyle cevap verdi: “ALLAH dilediğini böyle yaratır. Herhangi bir şeyin olmasını dilediği an ona ‘Ol’ der ve o şey oluverir. (3:47)

burada dikkat edilecek olan nokta, meryem’ in “erkek” kelimesini değil “insan” kelimesini kullanmasıdır. yani meryem “bana erkek eli değmedi” değil, “bana insan eli değmedi” demiştir. bu husus önemlidir.

“Öyledir,” dedi, “Rabbin, ‘O iş bana kolaydır. Onu halk için bir işaret ve bizden bir rahmet kılacağız. Bu, artık kararlaştırılmış bir iştir” (19:21)

Melekler demişti ki: “Meryem, ALLAH seni kendisinden bir Söz ile müjdeliyor. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da ahirette de önderlerdendir ve (Tanrı’ya) yakın olanlardandır. (3:45)

iki ayette de (ikinci ayette “melekler” ifadesiyle kastedilen meryem’ e gönderilen ayetler) meryem’ in bu şekilde bir doğum gerçekleştirmesinin mümkün olduğu meryem’ e tekrar bildirilmekte.

21. ayetin sonundaki kısmı, yani “bu artık kararlaştırılmış bir iştir” elçinin sözlerinin devamı olarak algılayabiliriz. ancak hakkı yılmaz’ ın çeviri ve yorumuyla, “kada” fiili ve bir sonraki ayetin, cümlenin devamı şeklinde “fe” edatıyla başlaması “meryem ikna oldu ve gebe kalması için yapılması gerekeni yaptı” anlamına gelebilir.

Ona gebe kalınca onunla uzak bir bölgeye çekildi. Doğum sancısı onu bir hurma dalına kadar sürükledi. “Keşke bundan önce ölseydim, unutulsaydım,” dedi. “Üzülme, Rabbin senin altında bir su arkı hazırlamıştır,” diye (ağacın) altından kendisine seslendi. “Hurmanın dalını kendine doğru silkele, üzerine olgun hurmalar dökülsün.” “Ye, iç ve gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görürsen, ‘Ben Rahman için oruç tutmaya karar verdim. Bugün hiçbir insanla konuşmayacağım’ de.” (19:22-23-24-25-26)

bu ayetlerde, meryem’ in isa peygamber’ i doğurması anlatılmakta. ayette meryem ile konuşan kişi, onu himayesinde tutan ve Allah’ ın mesajlarını ona ileten zekeriyya peygamber olabilir. kuran burada isim vermese de olay örgüsünün devamlılığından bunu anlıyoruz.

ancak burada önemli bir nokta var. edip yüksel’ in mesaj isimli kuran mealinde verdiği bilgiye göre, hurmaların olgunlaşması ifadesi, isa peygamber’ in doğum tarihi ile ilgili yanlış bilinen bir kanıyı düzeltebilir. edip yüksel’ in aktardığına göre, ortadoğu’ da hurmalar eylül ve ekim aylarında dallarından dökülecek şekilde olgunlaşır. bu durumda isa peygamber aralık ayının sonunda değil, eylül veya ekim aylarında doğmuş olabilir.

ayetlerin devamında meryem’ in kucağında isa peygamber ile kavmine geri dönmesi ve kavminin kendisini “zina” ile suçlaması, isa peygamber’ in mucizevi bir şekilde beşikteyken insanlarla konuşması anlatılır..

kuran’ daki bu ayetlerden sonuç ve özet olarak öğrenmekteyiz ki :

1. isa peygamber’ in doğumu, aynı ilk insanlar gibi, biyolojik bir doğum ve döllenme sonucu meydana gelmiştir.
2. meryem, doğduğunda ailesi kız mı erkek mi olduğu konusunda yanılgı / tereddüt yaşamıştır.
3. meryem, Allah tarafından “bir çiçek gibi” korunup kollanmıştır.
4. meryem sebebi bilinmeyen bir utançtan ötürü, evini ve çevresini terk etmiştir.
5. meryem “fercini, cinsel organını” sıkı biçimde saklamış, korumuştur.
6. meryem, kendisine Allah’ tan mesaj ileten elçinin, çocuk doğuracağını bildirmesi üzerine şaşırmış, tepki göstermiş ve buna inanmamıştır. kendisine başka bir “mucizevi” doğum örnek gösterilmiştir.
7. meryem, kendisine hiç bir “insanın” dokunmadığını söyleyerek tepki göstermiş, bu durumu inkar etmiştir.
8. meryem’ den kuran’ da hem erkek, hem dişi sıfatlarla, ifadelerle bahsedilmiştir.
9. meryem’ e verilen emir / vahyedilen bilgi üzerine, meryem “yapılması gerekeni yapmış” ve hamile kalmıştır.

tüm bu noktaları bir arada değerlendirdiğimizde, meryem’ in “hermaphrodite” yani hem erkek hem dişi özelliklerini taşıyor olabileceği ihtimali ortaya çıkıyor.

ancak bu konuda kesin bir kanıya varmak çok zor.

en doğrusunu Allah bilir.

**********

kaynaklar : hakkı yılmaz, tebyin-ül kuran / edip yüksel, mesaj : türkçe kuran çevirisi

permalink

bayram

son günlerin tartışma konusu olmuş.. ramazan bayramı.. tartışılan kısmı, ismi..

“şeker bayramı - ramazan bayramı” tartışması..

ramazan, arap takviminde bir ay ismi.. bu aya verilen diğer isim, fıtr..

“ramazan bayramı” da derlermiş eskiden, “fıtr bayramı” da.. “şükür bayramı” da denmiş zamanla.. sonra zamanla “şükür” olmuş, “şeker”.. “büyük bayram” dendiği de olmuş.. çağlar, kültürler boyunca ismi değişmiş..

önemli olan ismi değil.. amacı ve biçimi..

biçimi zaman içinde değişmemiş isminin aksine.. ama amacı.. değişmese de saptırılmış..


affried , Erkek , 23 , İstanbul
Dinimizde her zorluğun bir ödülü vardır, bayramda bunlaradan biridir. Bir aylık oruç tutmanın hediyesidir.

birben33 , Kadın , 40 , Aydın
ramazandan sonra bayram olmasının sebebi bir ay boyunca oruç tutan müslümanlara bir çeşit mükafattır.

ramazan bayramı’ na “tuttuğum oruçların ödülü” gözüyle bakmak otomatikman “bu sadece benim bayramım” düşüncesini doğurur

mawigece, Kadın , 35
ramazan boyunca oruç tutup ibadet edenlerle birlikte oruç tutmayan, mübarek aya saygı göstermeyenlerin bayramı kutlamalarının haksızlık olduğunu düşünüyorum.

ramazan bayramı bir zümrenin değildir. “orucumu tuttum, ödülüm bayramdır” diye düşünürsen, “sen tutmadın bayram etme” demiş olursun.

bayram, kuran’ da yoktur. çünkü bayram “dini” değildir. bayramın, senin tuttuğun oruçla, kıldığın namazla, çektiğin çileyle, aç kalmanla, susuz durmanla, KDR gecenle ilgisi yoktur.

bayram, “toplumsal” bir gelenektir.

oruç tutanıyla, tutmayanıyla, az tutanıyla, hiç bir günü kaçırmayanıyla, nefsini terbiye eden, iradesini kontrol altına alan, tolere eşiğini düşüreniyle.. tüm toplumundur bayram.

kandil gecelerinden, üç aylardan, falan geceden, filan günden “bonus” sevaplar, ekstra günah bağışlanmaları beklemek kadar, bayramdan da dini bir keramet beklemek yanlıştır.

bayramların amacı ve temeli, bir araya gelmek, birlikte olmak, dayanışma ve yardımlaşma içinde bulunmaktır.. bayram namazı diye kılınan toplu namaz, “cuma namazı” gibi “toplumun bir araya gelmesi” içindir. namaz tek başına da kılınır, toplanmanın amacı, sadece toplanmaktır. “bayram namazı kılanın tüm duaları kabul olur” türünden, “bonus sevap hayalleri” değil.

bayramlar Allah’ ın bir emri değil, onun kulunun, muhammed peygamberin kişisel inisiyatifidir.

neredeyse hemen her davranışına dini, ilahi birer vasıf yüklenmiş peygamberimizin, neredeyse hemen her sözü, davranışı değiştirilmiş, saptırılmış, unutturulup yerlerine yenileri uydurulmuş muhammed peygamber’ in, amacına hurafeler, efsaneler yüklenmeye çalışılmış, ama biçimi değiştirilememiş, unutturulamamış mirasıdır bayramlar.

sırf bu yüzden önemlidir.

bayramlar, bu şekli, bu özü ile, kutlanmalı, kutlanmaya devam edilmelidir.

bayramınız kutlu olsun.

permalink

buhari'yi kim bombalayacak?

kitabın ismini geçen aylarda duymuştum. abd’ de yayıncısı, gelen tepkiler üzerine toplatmış. sırbistan’ da da geri çekilmiş. daha ismini ve konusunu duyar duymaz, daha önce de tekrarlanan garip bir çelişkinin yeni versiyonu olduğunu anladım. hatta ve hatta temin edebilmek için sipariş peşine düştüm.

“medine’ nin mücevheri” nden bahsediyorum. Sherry Jones isimli amerikalı gazeteci yazmış. kitap, peygamberimizin, eşlerinden aişe ile ilişkisini, cinsel hayatını konu alıyormuş. haberler öyle diyor.

ve bir haber daha.. kitabın yayıncısının evi bombalanmış.. “müslümanlar” tarafından.

yeni bir olay değil..

geçmişte salman rüşdi, “şeytan ayetleri” ni yazdı.. bütün islam dünyası ayağa kalktı.. yazar hala ölüm tehdidi altında yaşıyor, halen kellesine konan ödül devam ediyor.

bahse konu “şeytan ayetleri” rivayetleri, o fetvayı verip, o tepkileri gösteren “ehl-i sünnet” in yani klasik itikate bağlı müslümanların “kutsal” saydıkları, başucu, referans kitaplarında, yani “kütub-i sitte” de aynen yazıyordu oysa bin küsür yıldır..

turan dursun… buhari’ nin, müslim’ in, ebu davud’ un, tirmizi’ nin hadis kitaplarında yazan, peygamberimize atfedilen, akıl dışı, mantık dışı, ortalama bir “insan” ın beynine ve vicdanına sığdıramayacağı yalanları, iftiraları, “islam diye belletirildikleri için” , “islam” olarak eleştirdi.. yerden yere vurdu.. öldürüldü..

bahse konu tüm hadisler, onu öldüren, öldürten zihniyetin, ehl-i sünnetin, klasik itikatin “kutsal” kitaplarında, yani hadis kitaplarında halen yer alıyor, halen insanlara “islam” diye öğretiliyor.

örnekleri çoğaltabiliriz.. gerek yok..

şimdi.. “medine’ nin mücevheri’ nin” yayıncısının evini bombalamışlar. salman rüşdi’ nin kellesine ödül koyan, edip yüksel’ i mürted ilan eden, turan dursun’ u katleden zihniyet.. neden? kitapta “peygamberimizin, eşi aişe ile cinsel hayatı yazıyormuş”..

vay anasını..

okuyalım.. ehl-i sünnet’ in, klasik itikatin, ortodoks müslümanların, yani bu kitaba tepki gösterip, yayıncının evini bombalayan, bombalatan zihniyetin, “kutsal” , “başucu” kitaplarından :

“Hz. Aişe anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ben altı yaşında iken benimle evlendi. Medine’ye geldik. Benî’l-Hâris İbnu’l-Hazrec kabilesine indik. Ben hummaya yakalandım. Saçlarım döküldü. (İyileşince) saçım yine uzadı. Annem Ümmü Rumân, ben arkadaşlarımla salıncakta oynarken, bana geldi, benden ne istediğini bilmeksizin yanına gittim. Elimden tuttu. Evin kapısında beni durdurdu. Evimizde, Ensârdan bir grup kadın vardı. “Hayırlı, bereketli olsun!”, “Uğurlu mübarek olsun!” diye dualar, tebrikler ettiler. Annem beni onlara teslim etti. Onlar kılık-kıyafetime çeki düzen verdiler. Beni, (kuşluk vakti aniden) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm(ın gelişinden) başka bir şey şaşırtmadı. Annem beni O’na teslim etti. O gün ben dokuz yaşında idim.“

[Buhari, Nikâh 38, 39, 57, 59, 61; Müslim, Nikah 69, (1422); Ebu Dâvud, Nikâh 34, (2121); Edeb 63, (4933, 4934, 4935, 4936, 4937); Nesai, Nikah 29, (6, 82)]

aynı zihniyet, bu hadisi, bu kitabı, yüzde yüz doğru sayar. aynı zihniyet, bu ve bunun gibi iftiraların yer aldığı hadis kitaplarını, “Kuran’ dan önde” sayar. hatta ve hatta, bu kitaplarda yer alan hadislerin, gerektiğinde Kuran ayetlerini neshedebileceğini, yani hükümsüz kılabileceğini kabul ederler.

imdiii..

peygamberimize, elli üç yaşında iken dokuz yaşında kızla ilişkiye girdiğini, nerede güzel bir kadın görse şehvete gelip eşlerine koştuğunu, peygamber ve sahabelerin kadınlara koşarken orgazm olduklarını, peygamberin 30 erkeğin cinsel gücünde olduğunu, evlatlığının karısını almak için planlar yaptığını, peygamberin ve eşlerinin cinsel ilişki sırası için dolaplar çevirdiklerini ve bunlar gibi akla hayale gelmeyecek, bırakın bir peygamberi, sıradan bir insana bile yöneltilmeyecek onlarca yalanları, iftiraları, çirkinlikleri yönelten, üstelik bunu “din” adına, “islam” adına yapan, bu yalanlara, iftiralara methiyeler düzen hadis kitapları ve hadis yazarları, pardon, uydurucuları varken..

amerikalı’ nın birinin, büyük ihtimalle, hatta kesinlikle, bu kitapları, hadisleri kaynak alıp böyle bir kitap yazmasına ne kadar kızılabilir?

şeytan ayetleri kitabını yazan salman rüşdi değil, “garaniyk” yani “şeytan ayeti” hadislerini kitaplarına koyan buhari’ ler, müslim’ ler..

peygamberi ve islam’ ı eleştiren turan dursun değil, bu eleştirilere zemin oluşturan saçmalıkları kitaplarına koyan buhari’ ler, müslim’ ler..

peygamberimizin cinsel hayatını yazan amerikalı yazar değil, peygamberimiz gibi Kuran’ da Allah tarafından övülen, desteklenen bir şahsiyete, pedofili gibi, histerizm gibi, cinsel aşırılık gibi sapkınlıkları gözlerini kırpmadan atfeden, bu yalanları ona yakıştıran ve isimlerinden önce “hazreti”, sonra “r.a” denen buhari’ ler, müslim’ ler, hadis nakleden, yani iftiralar uyduran ebu hüreyre’ ler, ibn-i haldun’ lar suçludur.

müslümanların “imanı” , bu “hadis” denilen yalan bataklığı içerisinde çırpınırken..

içimizdeki “kefereler” temizlenmeden, elin “keferesine” kızmak..

ey ehl-i sünnet ve’l cemaat.. ey ümmet-ül müslimin..

buhari’ nin evini kim bombalayacak?

permalink

KDR gecesi ve yanmayan kandiller

uzun zamandır gelen bir soru.. her defasında, her kandilde yazmaya niyetlendiğim, sonra uzun uzun yazmaya üşenip bir kaç kez “arif olan anlar” ipucu verdiğim.. kandiller konusu..

kuran’ da kandiller var mı? dinimizde bu gecelerin, günlerin yeri ne?

ve kadir gecesi..

temelden girelim konuya.. kandil ismi verilen “mübarek” denen gün ve geceleri “kutlama” geleneği ne zaman başladı ve “kandil” ismi nereden geliyor..

elimizdeki kaynaklara göre, mevlid, regaib, miraç, berat kandilleri gibi özel anlam yüklenen gün ve gecelerin “kutlanmaya” başlandığı zaman, dört halife devrinden sonrası.. daha önce hadislerle, rivayetlerle, sünnetlerle ilgili yazılarımızda, dört halife devrinde peygamberden hadis nakledilmediğini, peygamberden duyduğunu iddia ederek hadis uyduranların cezalandırıldığını işlemiştik. ne zaman ki dört halife devri sona erdi, halifelik siyasal amaçlara araç edilmeye başlandı ve hadisler, uyduruk rivayetler, kuran’ a rağmen islam’ ın ilk başvuru kaynağı edildi.. ne zaman ki yüzbinlerce iftira, yalan, yahudi ve putperest adeti “hadis ve sünnet” diyerek dine sokuldu.. kandillerin uydurulması da, hadisler dolayısıyla o zamanlara denk gelir.

dört halife devrinden sonra peygamberin ağzından yüzbinlerce hadis uydurulmuştur. ve kadir gecesi hariç, bu günün önemine daha sonra geleceğiz, tüm “kandil” ler hadislere dayanır. hadisler uyduruk olduğundan, kandiller de uyduruktur, dinde yoktur.

bu tarihlere “kandil” ismi verilmesi de osmanlı döneminde, camilerde “kandil” yakılmasına dayanır.

bu kandillerden “miraç” ismi verilenin, Allah’ a ve peygamberimize akla hayale gelmeyecek hakaretler, küçük düşürmeler içeren, resmen bir yahudi masalı olduğu belli olan bir hikayeden yola çıkılarak “kutlanmaya” başlandığını daha önceki yazılarımızda ele almıştık.

peygamberin doğumunu (mevlid) kutlamak tabi ki kötü bir şey değil.. insanların belli günlerde, gecelerde bir araya gelmeleri, birbirlerini ziyaret etmeleri, kutlamaları, hal hatır sormaları da kötü bir şey değil.. bunların hepsi çok güzel, çok iyi davranışlar..

hatta, insanların yılın belli zamanlarında, yılda 6-7 defa ibadete ağırlık vermesine neden olduğu için daha da hoş karşılanabilir..

lakin.. “peygamberin ana rahmine düştüğü gün” ü (regaib kandili olarak kutlanan gün) cennete doğrudan gidiş vizesi almak ya da “allah’ ın yeryüzüne inip ‘dileyin benden ne dilerseniz’ dediği geceyi” (berat kandili olarak kutlanan gece) bütün yıl günah işleyip, bir defada tüm günahlardan kurtulmayı sağlamak için “kutlamak” , “iman” kavramı ile bağdaşmaz.

Konu, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde ibadet günü, ibadet gecesi ibadet ayı gibi özel zamanların Kur’an’da yer almadığı, dolayısıyla bu tarz kabullerin İslâm’ın ruhuna aykırı olduğu görülmektedir. Yani, İslâm dini ibadeti, senenin her mevsiminde, her ayında, her gününde, her gecesinde, hatta her saatinde ve her saniyesinde öngörmüştür. İslâm’da turizm mevsimi, av mevsimi, kayak mevsimi gibi bir ibadet mevsimi yoktur. Müslüman, senenin her mevsiminde, ayında, gününde, gecesinde ibadet/ kulluk yapmalıdır. Bu durum “barış” konusu için de aynıdır. Müslüman hiçbir zaman saldıran, savaşa karar veren taraf olmamalı, ancak düşmanın saldırısı karşısında savaşmalı, onun dışında her zaman barışçı olup, kavgasız, kansız yaşamalıdır. Yani imanın görüntüsü ve meyveleri her an ortada olmalıdır.

Dinimizde ibadetin/ kulluğun, zamanla alâkalı bir özelliği olmadığı gibi, zeminle de ilgisi yoktur. Yani, Mekke’de kılınan namaz ile Moskova’da kılınan namazın, ya da Medine’de tutulan oruçla İzmir’de tutulan orucun, ya da Recep ayında tutulan oruçla Teşrini Evvel’de tutulan orucun veya Salı günü tutulan oruç ile Cuma günü tutulan orucun, dinimiz nezdinde hiçbir farkı yoktur. Başka bir ifade ile, İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir. ¹

aynı kandiller gibi, “üç aylar” şeklinde özel bir zaman dilimi bellenmesi de yanlıştır ve kuran dışıdır.

KDR GECESİ

kuran’ da özel olarak anılan tek gün, tek gece KDR GECESİ’ dir.

“kuranca” ile “arapça” iki ayrı dildir.

“kdr gecesi” ismi arapça’ ya “kuranca” dan girmiştir. bu isim arapça’ da ilk kez kuran’ da kullanılmıştır.

bu yüzden “kdr gecesi” hakkında sahip olduğumuz tüm bilgileri de kuran’ dan almamız gerekir :

Biz onu KDR Gecesi’ nde indirdik.
KDR Gecesi ne kadar önemlidir, bilir misin?
KDR Gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler ve Ruh (Cebrail) o gece Rab’lerinin izniyle tüm buyrukları yerine getirmek için inerler.
O, tan yeri ağarıncaya kadar esenliktir. (97:1-5)

kuran çevirilerinin büyük kısmı, hadis ve rivayetlerin etkisinde kalarak ya da meal yazarları kendilerinden önceki meallerden çoğu zaman aynen alıntılar yaptıklarından, % 99 oranında “kadir gecesi” olarak çevirilen bu ayetlerde geçen kutlu gecenin orijinal ismi “kdr” olarak geçer.

bu sözcüğe “kadir, kıymet” anlamı verilebilir. bu durumda bu gece, “kuran’ ın indirildiği, kıymetli bir gece” olarak açıklanabilir.

ancak bana göre, “kdr” köküne asıl verilmesi gereken anlam, “kader” kelimesidir.

insanlığın “kaderi”, bu gecede indirilen kuran ile değişmiştir.

her insanın ömründe de bir “kader günü, kader gecesi” vardır.

“kader gecesi” nde, tan yeri ağırına kadar, tüm evren (melekler ve ruh) dilekleri, alınan kararları, yapılan değişimleri yerine getirmek için, duaların kabul edilmesi için seferber olur.

bu gece, hayatınızı değiştirecek kararları alacağınız, kendi devrimlerinizi yapacağınız gecedir. o gün, bu gündür.

peki ne zamandır bu kdr gecesi?

kuran’ ın ne zaman inmeye başladığının kesin zamanı, tarihi, ne ayetlerde, ne de hadis külliyatında yer almamaktadır.

eğer bu geceye, sadece “kuran’ ın indirilmeye başlandığı, bu yüzden de kutlanması gereken tarihsel bir olay” olarak bakarsanız.. yani örneğin “istanbul’ un fethi” ile aynı kefeye koyarsanız kdr gecesi’ ni..

ramazan içinde, hangi gece olduğu belli olmayan bir geceyi arar durursunuz..

Kur’an, kdr gecesi hakkındaki ayetleri ile insanlara çok önemli bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; herkesin, bin aydan daha hayırlı olan, meleklerin kendisine yardıma koştuğu, mutluluklarının hemen başladığı bir kdr gecesinin olması gerektiğidir.

Bu kdr gecesi ise;
BİZİM KUR’AN İLE TANIŞTIĞIMIZ, ONU HAYAT REÇETESİ, REHBERİMİZ, IŞIĞIMIZ, RUHUMUZ, ŞİFAMIZ, İBRET LEVHAMIZ, HAYAT DÜSTURUMUZ, HAYAT YÖNETMELİĞİMİZ YAPTIĞIMIZ GECEDİR, GÜNDÜZDÜR, SAATTİR, DAKİKADİR, SANİYEDİR.
Gerçekten de insanın Kur’an’a sarıldığı an, onun hayatının dönüm noktasıdır. O an, bin aydan, bir ömürden belki milyonlarca aydan bile daha hayırlıdır. Çünkü kurtuluş, Kur’an’ın tanınmasına, ona inanılmasına, içeriğinin anlaşılıp uygulanmasına, kısaca; Allah’a teslim olunmasına bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur ama faziletli ameller vardır. Faziletin dereceleri de, yapılan işin zahmeti ve emeğiyle doğru orantılıdır.
Dolayısıyla keramet gecede değil, KUR’AN’DADIR. ²

***
¹ ve ² : istekuran.com | hakkı yılmaz

permalink

yıkayın! beyninizi değil!

“merhaba kaan; ilerleyen zaman içersinde sana bolca sorularım olucak bunlardan ilki boy abdesti; bu konu hakkında değişik yorumlar yapılıyor, dinimizce boy abdestinin gerçeği nedir? kuran-ı kerimde boy abdesti nasıl geçiyor? bildiğimiz normal abdesten farkı ve detayları nedir?”

*****

sorunun cevabı yazının devamında.. aşağıdaki linki tıklayın.

öncelikle ufak bir kelime oyunu.. zira yazının devamında bu güne kadar yapılagelen başka bir kelime oyunundan, o kelime oyununun nasıl dinin bir emriymiş gibi hayatımıza girdiğinden bahsedeceğiz.. bu yüzden önce biz kelime oyunumuzu yapalım.

kuran’ da abdest diye bir şey yok. namaz diye bir şeyin olmadığı gibi…

yani..

kuran’ ın orijinal metninde “abdest” kelimesi bir kez dahi geçmez.. “namaz” kelimesinin geçmediği gibi..

abdest kelimesi de, namaz kelimesi gibi türkçe’ ye farsça’ dan girmiştir. kuran’ da bizlerin “abdest” dediği namaz öncesi hazırlık için özel bir isim kullanılmaz, namaz içinse “salat” kelimesi kullanılır.

peki, bizlerin farsça’ dan apartıp “abdest” dediğimiz namaz öncesi hazırlık, kuran’ a göre nedir, nasıl yapılır?

burada kelime oyunumuza bir ara verip, kavram kargaşası yaşanmaması için “abdest” kelimesini kullanmaya devam edeceğiz.

KURAN’ DA ABDEST

kuran’ da abdest bir ayetle farz kılınır :

“İnananlar! Namaza kalktığınız zaman yıkayın: (1) yüzünüzü, (2) dirseklere kadar ellerinizi. Sıvazlayın: (3) başınızı, (4) ve topuklara kadar ayaklarınızı da. Cinsel ilişkide bulunmuşsanız yıkanınız. Hasta veya yolcu iseniz, yahut tuvaletten gelmiş, yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş ve su bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelip yüzünüzü ve kollarınızı onunla sıvazlayın. ALLAH size güçlük çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Olur ki şükredersiniz.” (5:6)

kuran’ ı ikinci hatta üçüncü plana itip, uyduruk hadisleri, sünnetleri, mezhep imamlarının, mollaların, şeyhlerin görüşlerini dinin temel dayanağı yapmaya çalışanlar, bizler “sadece kuran, tek başına kuran” dedikçe hep aynı tekerlemeyi söyler durur. “hadisler olmazsa namazı nasıl kılacaksınız, abdesti nasıl alacaksınız?”

oysa tam, eksiksiz ve detaylı olan kuran, namazı olduğu gibi abdesti de her detayıyla açıklamıştır.

ABDEST NE ZAMAN ALINIR?

kuran’ a göre abdest, sadece namaz öncesi alınır. daha doğrusu bizim “abdest” kelimesiyle ifade ettiğimiz seremoni, kuran’ da namazdan önce yapılması gereken bir hazırlık olarak emredilir. bunun haricinde başka bir zamanda, başka bir eylemden önce abdest alınması gerekli değildir. abdest, sadece namaz kılmadan önce alınır.

ABDEST NASIL ALINIR?

kuran’ a göre abdest, dört adımda alınır.

1. yüz yıkanır
2. eller dirseklere kadar yıkanır
3. saçlar veya baş, ıslak / nemli elle bir kere sıvazlanır
4. ayaklar mevsime ve fiziki duruma göre yıkanır ya da nemli elle topuklara kadar sıvazlanır

bütün bu hareketler birer kere yapılır. bunların haricinde ağza ve burna su çekme, enseyi, kulağı sıvazlama, elleri yıkarken parmakları belli bir sırayla yıkama gibi hareketler kuran’ da emredilen abdestte yoktur.

ayette ayakların ne yapılması gerektiği bir kelime esnekliğiyle ifade edilmiştir.

ayette geçen “vemsehu bi ruusiküm ve ercüleküm ilel ka’beyn” ifadesi, arapça’ nın dil esnekliği sayesinde ayakların hem yıkanabileceği, hem meshedilebileceği anlaşılabilecek şekildedir.

bu durumda ayetin ilgili kısmını şu şekilde de tercüme edebiliriz :

“Ey iman sahipleri! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedin ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin veya yıkayın.”

yani abdestin dördüncü ve son adımı olan ayaklar, yıkanabilir de nemli elle sıvazlanabilir de.

buna karar verecek olan kişinin kendisidir. ayakların yıkanması, hava şartları, kıyafetin, zeminin kirlenmesi ya da ıslak ayakla zemine basılması halinde ayağın tekrar kirlenmesi, ayakları yıkayacak fiziki veya bedeni durumun mümkün olup olmaması gibi kıstaslarla kişi tarafından belirlenir. örneğin hava çok soğuksa, ayaklar yıkanmadan sıvazlanabilir. aynı şekilde, ıslak ayakla döşemeye basıldığında döşeme zarar görecek, kirlenecekse, yahut bu şekilde ayaklarımız tekrar kirlenecekse, nemli elle sıvazlamak yeterlidir. şüphesiz Allah bu esneklik ile kullarına kolaylık sağlamıştır.

abdestin bu dört adımın haricinde bir şekli / şartı yoktur.

ABDESTİ NE BOZAR?

kuran’ da abdesti bozan şeyler iki maddeyle sınırlanmıştır. büyük ya da küçük tuvalet ihtiyacını gidermek ve cinsel ilişkide bulunmak/boşalmak.

kuran’ da ayetin ilgili kısmı yani “yahut tuvaletten gelmiş, yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş” ifadesinde, “tuvalet” olarak çevirdiğimiz kelimenin aslı “gait” tir. “çukur olan yer” anlamına gelir. tuvalet günümüzde çeşitli anlamlara geldiğinden, banyoların, tuvaletlerin modernleşmesi ile “tuvalete gitmek” eylemi bir çok anlama işaret edebileceğinden, kelimenin tam türkçesi “ayak yoluna / helaya gitmek” olarak da çevrilebilir. sonuçta ne şekilde çevrilirse çevrilsin, abdesti bozan şeylerden biri, büyük ya da küçük tuvaletini yapmaktır.

ayette “cinsel ilişkide bulunmak / kadınlara dokunmak” şeklinde çevrilen kısımlar ise geneli kapsar. arapça’ da “kadınlara dokunmak” bir deyimdir ve cinsel ilişkiyi ifade eder. buradaki “dokunmak” kelimesi, fiziken tensel temas, yani el sıkışmak, tokalaşmak, saçına, yüzüne vs. dokunmak değil, “cinsel ilişkide bulunmak” anlamında mecazdır. aynen türkçe’ de “birlikte olmak” ya da “yatmak” kelimelerinde olduğu gibi.

ayet “kadınlara dokunmak / kadınlarla cinsel ilişkide bulunmak” demiştir. lakin bir erkek kadınla cinsel ilişkide bulunduğunda, doğal olarak kadın da erkekle cinsel ilişkide bulunmuş olur. bu yüzden “bu sadece erkeklere yönelik mi?” şeklinde sorular spekülatiftir.

aynı şekilde kuran genelinde “cinsel ilişkide bulunmak” eylemi, iki cins arasındaki ilişkinin en uç noktasını işaret eder. yani kuran dilinde bu “ilişki”, boşalma ile son bulan cinsel ilişkidir. son nokta “boşalmak” olduğundan, cinsel ilişkide bulunmak gibi, masturbasyon da abdesti bozar. konumuzun bu üç paragraflık kısmı, aynı zamanda “boy abdesti” kavramında da karşımıza çıkacak.

bu iki durumun yani “tuvalete gitmek” ve “cinsel ilişkide bulunmak” haricinde abdesti bozan başka bir durum yoktur. gaz çıkarmak, uyumak, uyuklamak, sarhoş olmak, bir yerin kanaması, kusmak vs. gibi mezhepçilerin onlarca maddelik listeleri kuran’ da yoktur. bu gibi şeyler abdesti bozmaz.

ABDESTİN AMACI NE?

yaygın bilinen ve ilk akla gelen şey, “temizlik” tir. ancak namaz öncesinde yapılması emredilen “abdest” dediğimiz hazırlık aşamasının amacı temizlik değildir. zira asıl amaç temizlik olsaydı, önce eller yıkanır, daha sonra temiz eller ile yüz, baş ve ayaklar yıkanırdı. oysa kuran önce ellerin temiz olup olmadığına, ya da kirliyse iyice temizlenmesi gereğine bakmadan yüzü yıkattırır. buradaki sıralama, semboller içerir ve amaç maddi bir temizlik, yani su ile kirlerin giderilmesi değil, manevi bir temizliğin, sembolleştirilmesidir. bu konuyu ileride daha detaylı olarak işleyecek ve sembolleri açıklayacağız.

BOY ABDESTİ / GUSÜL

yazının en başında “abdest” kelimesini kullanarak biz bir kelime oyunu yapmıştık.

oysa şimdi açıklayacağımız kelime oyunu, yüzlerce yıldır “gerçek” gibi bizlere sunuluyor.

ne kuran’ da, ne islam’ da “boy abdesti / gusül” diye bir abdest çeşidi yoktur. bu şekilde özel bir seremoni, özel bir tören yoktur.

hele hele bunun her cinsel ilişkiden, her boşalmadan sonra tekrarlanması gibi bir durum hiç yoktur. aynı “cenabetlik” , “cünupluk” diye bir lanetli bir halin, durumun var olmadığı gibi..

KURAN’ DAKİ YERİ

“boy abdesti” ismi uydurulan ya da arapça orijinali “gsl” den apartılarak türkçe’ ye uyarlanan cinsel ilişki sonrası temizlik, kuran’ da iki surede geçer. bunlardan biri yazımızın başına verdiğimiz maide suresidir :

““İnananlar! Namaza kalktığınız zaman yıkayın: (1) yüzünüzü, (2) dirseklere kadar ellerinizi. Sıvazlayın: (3) başınızı, (4) ve topuklara kadar ayaklarınızı da. Cinsel ilişkide bulunmuşsanız yıkanınız. Hasta veya yolcu iseniz, yahut tuvaletten gelmiş, yahut kadınlarla cinsel ilişkide bulunmuş ve su bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelip yüzünüzü ve kollarınızı onunla sıvazlayın. ALLAH size güçlük çıkarmak istemez. Ancak sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. Olur ki şükredersiniz.” (5:6)

bir diğer ayet ise :

“İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilinceye kadar, yolcu olanlar hariç cinsel ilişkiden sonra yıkanıncaya kadar namaza durmayın. Hasta veya yolcu iseniz, yahut biriniz tuvaletten gelmişse, yahut kadınlarla cinsel ilişkiye girmiş olup da su bulamamışsanız, temiz ve kuru bir toprağa dokunup yüzünüze ve ellerinize sürerek teyemmüm edin. ALLAH Affeder, Bağışlar.” (4:43)

ÖZEL BİR ABDEST ÇEŞİDİ DEĞİL, YIKANMAK..

iki ayette de, namazdan önce “abdest” ismi verilen bir temizlik seremonisi emredilir. ancak heri ki ayette de cinsel ilişkide bulunulduysa abdest yerine “yıkanmak” emredilir.

her iki ayette de geçen kelimenin tam anlamı “yıkanmak” , “iyice temizlenmek” tir.

bu kelimenin arapça orijinali olan “gsl” yani “gusül”, türkçe’ ye aynen alınmıştır.

önce arapça kelimenin aynısı, “gusül” yani “yıkanmak” kullanılmış, ardından farsça’ da gelme abdest kelimesi de eklenerek “gusül abdesti” ismi uydurulmuştur. “boy abdesti” kelimesi de aynı şekildedir.

kelimelere anlamları açısından bakarsak, “yıkanmak” gibi açık bir kelimeyi, “yıkanmak abdesti” şeklinde ne idüğü belirsiz bir şeye dönüştürmedeki saçmalık göze batacaktır.

kuran, evrensel bir kitaptır. kuran, her insana, her yöreye, her çağa hitap eder.

bu yüzden bu gibi konularda kuran, ortak müşterekte evrensel emirler verir.

yıkanmak da, aynı yeme-içme gibi kültürden kültüre, yöreden yöreye, çağdan çağa değişen uygulamalara sahiptir.

bundan bin yıl önce insanlar arabistan’ da farklı, anadolu’ da farklı şekillerde yıkanıyordu. yüz yıl önce insanlar türkiye’ de farklı biçimde yıkanırken, avrupa’ da farklıydı.. şu an da türkiye’ de insanlar farklı yıkanır, alaska’ da farklı, afrika’ da farklı, amerika’ da farklı..

hatta aynı evin içinde, aynı banyoyu kullanarak, aile bireyleri farklı şekillerde yıkanır.

kuran, cinsel ilişkide bulunduktan sonra, namaz kılmadan önce “YIKANMAYI” emretmiştir.

her hangi bir yıkanma şekli belirtmemiştir, belirtmez. çünkü o zaman “evrensellik” ilkesi ortadan kaybolur.

kuran “YIKANIN” der. duş mu alırsınız, küvete mi uzanırsınız, hamama gider kese mi yaptırırsınız, derede nehirde dalıp çıkar mısınız, küvetin içine plastik tabure koyup, plastik kapla başınızdan aşağı su mu dökersiniz… karışmaz.

cinsel ilişkiden sonra yıkanma emri, namaz öncesi abdestin tersine “temizlik” amaçlıdır.

bu yıkanmanın herhangi bir ekstra koşulu, şartı yoktur.

yani önce baştan aşağı, sonra omuzlardan aşağı, sonra ağza, burna vs. şeklinde bir sıralaması, ritüeli yoktur.

her zaman nasıl yıkanıyorsanız, o şekilde yıkanmanız gerekli / yeterlidir.

“iğne ucu kadar kuru yer kalmayacak” , “oje, dövme, kalıcı makyaj varsa sayılmaz” gibi kurallar kuran’ da yoktur. bunlar uydurmadır.

CENABET YALANI

nasıl ki bildiğimiz “yıkanma” eylemi, “yıkanma abdesti” uyduruk ismiyle, uyduruk bir dini ritüel haline getirildiyse, kuran’ ın “cinsel ilişkide bulun(ul)muş” anlamında kullandığı “cünub” kelimesi de “cünub / cenabet” ismiyle bir batıl inanca çevrilmiştir.

“cünub” kelimesi kuran’ da cinsel ilişkide bulunulması durumundan sonrası için kullanılır. yani en açık haliyle, kişi boşaldıktan sonra “cünub” olur.

bu cünubluk durumundan yani boşalmadan sonra, ister hemen, ister bir - iki saat sonra.. kişi namaz kılacağı zaman, normal zamanda abdest alması gerekirken, bu defa “yıkanması” gerekir.

yani bu “yıkanma” durumu namaz kılmaya özeldir. eğer namaz kılınmayacaksa, bu yıkanma durumu da ertelenebilir. günümüzde, insanların neredeyse günde iki defa duş alacak rahatlığa, imkana ve bilince sahip olduğu düşünüldüğünde, bu ertelenen sürenin çok uzamayacağı da muhakkaktır.

bu yüzden “cenabet hali” denilen, uğursuzluk getirdiği söylenen, her adımda, her nefeste günah yazıldığı iddia edilen, belli işlerin yapılamayacağı, kelimenin tam anlamıyla “lanetli” bir hal, bir zaman dilimi, böylesine bir batıl inanç kuran’ da yoktur.

“cenabetlik hali” ve onun uğursuzluğuna uydurulan hikayeler büyük ihtimalle boşalmadan sonra yaşanan duygusal tepkilerin, suçluluk psikolojisinin bir ürünüdür.

TEYEMMÜM

kuran, abdestle ilgili iki ayette, su bulunamaması durumunda, toprakla abdest almayı öğütler.

iki ayette de, hastalık ve yolculuk hallerinde abdest almanın ve yıkanmanın zor olduğu durumlarda veya su bulunamazsa, temiz bir toprağı yüze ve ellere sürerek sıvazlamak alternatif olarak bildirilmiştir.

permalink

tolerans

artık ilan etmemde bir sakınca yok sanırım. inşaallah bu saatten sonra da mahçup olmam.

8 yıl süren ve günde iki paketten az olmamak kaydıyla “içmem, yerim” seviyesindeki sigara tiryakiliğim, bir hafta önce sona erdi.

bir sabaha karşı, sabah ezanına dakikalar varken, tesadüfen girdiğim sigarayı bıraktırdıklarını iddia eden sitelerde gezinirken, içmekte olduğum sigaraya “bu son sigaram” dedim, söndürdüm, yarım paketi çöpe attım.. ve bitti..

bir haftadır arkası kesilmez nikotin krizleri ve psikolojik eksikliği içinde boğulsam da şikayetçi değilim.. acısını hissede hissede, canımı yaka yaka, sancılı bir biçimde bıraktım.

aklımda sigarayı bırakmak yoktu.. düşünmüyordum bile.. sigarayı bıraktırdıklarını iddia eden kişi ve kurumlar, binbir türlü bilimsel-latinsel ismi saydıktan sonra işi döndürüp dolaştırıp yine “telkin-psikoloji” hadisesine getiriyorlardı ve benim iradem için benden para talep ediyorlardı. okudum. kızdım. irade benim, nefs benim, öyle bırakılmaz böyle bırakılır dedim. bıraktım.

iftarı olmayan bir oruca başladım kısacası…

ramazan ayı nedeniyle doğal olarak gündemdeki konu oruç..

“ilahi”-yatçılar oruç ibadetinden bahsediyorlar.. “bir ay boyunca aç kalarak vücuttaki toksinler atılır, zararlı maddeler arınır, mide rahatlar..” mış.. amaç buysa, detoksa gidelim? rejim, diet uygulayalım? hem onlarda salt açlık-susuzluk yok, azar azar, dengeli.. orucun faziletini bu gerekçeyle açıklayan insan ile “oh ramazan geldi, bu bahaneyle kilo vermiş olurum” diyen insan arasında fark yoktur. ikisi de samimiyetsizdir. ikisi de bu ibadeti “fiziken” yerine getirir..

“insan bir gün boyunca aç-susuz kalarak nimetlerin, sahip olduklarının kıymetinin farkına varır, fakirlerin halini daha iyi anlar” mış.. insanoğlu tamahkardır. tamahkar olduğu kadar unutkandır. unutkan olduğu kadar bencildir.. bütün gün aç kalan bir insan önce kendi açlığını düşünür. bütün gün aç kalan bir insana, karnı doymaya başladığı anda “yine” sıradanlaşır sahip oldukları.. insan yarım gün aç-susuz kalarak, yoksullarla empati kuramaz. bütün bir ömür boyunca etrafındaki yoksulları, Allah’ ın kendisine verdiği nimetleri görmeyen gözler, bir ayda açılmaz.. üstelik bu, “şükür” felsefesinin gerçeğinden de uzaktır. sonucunu bildiği şeye dua, şükür etmez insan. akşam evinde kendisini dört dörtlük bir iftar sofrasının beklediğinden haberdar olan kişinin ettiği, “olmuşa teşekkür” dür..

saf iman, “olacağa” imandır. şükür, olmuşa değil, “olacağa teşekkür” dür..

peki nedir orucun amacı? hikmeti? faydası?

orucun anahtar kelimesi : “tolerans” tır..

oruç, otokontroldür.. oruç, ruh eğitimidir.

oruç, “fiziken” değil, “ruhen” yapılan ibadettir.

kimileri oruç tutarak zayıflamaktan, toksinleri atmaktan bahsedip bunu ilahi hikmet sayadursunlar.. oruç, alternatifi olmayan “ruhun detoksu” dur.

kimileri aç-susuz kaldıkları günün akşamında, sıcacık evlerinde, davetli oldukları masalarda tıka-basa yemekle “olmuşa teşekkür etmeyi” oruç zannederken.. oruç, “olacağa teşekkür etmeyi” öğrenmektir.

asıl hedef bu ruhani detoksun, “olacağa iman” ın devamlı kalmasıdır, ramazan orucu da bunun başlangıcı, motivasyonu..

ramazan ayı “toplu start” tır.. KDR gecesi kendi rotanı çizme zamanı gelmiştir.. ramazan bittiğinde kimileri “bayram” ederken “eziyet bitti” diye.. sen yarışa devam edersen yol alabilirsin ancak…

açlığını.. susuzluğunu.. sigarasızlığını..

tolere edebilmeyi öğrendiysen “oruç” tutuyorsun demektir.

“oruçluyum, açım, sinirliyim, stresliyim, sigarasızlık başıma vurdu” diyerek sağa sola saldırıyor, işini aksatıyor, kendi kendinin dikkatini şartlayarak dağıtıp tehlike yaratıyorsan..

maalesef hala “aç-susuz kalarak toksinleri atıp, mideyi küçültüp, detoks yapıp bir de üstüne zayıflama” peşinde koşanlar ile.. sofra başında tıka-basa tıkınırken yoksulların halini anladıklarını, sahip olduklarının kıymetini bildiklerini zannedenler gibisin..

sabah uyandığında aç-susuz kalmaya başlayıp, akşam ezanı duyduğunda bitirenlerdensin..

oruç otuz günle bitmez.. oruç aç-susuz kalmakla özetlenmez.. oruç bazen konuşmamak, susmaktır.. bazen yemeyip, beklemek.. sabretmek, geciktirmek.. iradenin sınırlarında gezinmek.. ötesine geçmek..

tekamül merdiveninde ilerlemek, manevi tatmine ulaşmak, ruhunu terbiye etmek, otokontrolünü sağlamak sadece “yapılması gerekeni yapmak” ile olmaz..

bazen onun da üzerine çıkmak gerekir.

permalink

ey oruç tut onları

ramazan geliyor. din adamları, ilahi-yatçılar için sezon açılıyor. gazeteler, televizyon kanalları, internet siteleri bir aylığına bu sezondan faydalanmak için ellerinden geleni yapacak. halkımıza bin yıldır duydukları, belletilen şeyler yine tekrar edilecek, abuk subuk soruların cevapları verilecek, kafalar karışacak, oruç “bir nefs köreltmesi” olmaktan çıkıp, tüm gün aç susuz kalma ritüeli haline getirilecek. hem de başta devletin “diyanet işleri” olmak üzere “din adamları” eli ve teşviğiyle..

ehl-i sünnet ve’l cemaat’ in bin yıldır tekrarlanan din adına din dışılık zırvalarını bir yana bırakalım ve bu güzel ibadetin, Allah’ ın tek kaynak olarak bizlere sunduğu Kuran ışığında, Allah’ ın emrettiği şekli nasıl inceleyelim..

ORUÇ İSLAM İLE Mİ BAŞLADI?

bu sorunun cevabı aynı namazda olduğu gibi; hayır. oruç da namaz gibi islam öncesinden gelen bir ibadet. musevilik’ te ve öncesindeki peygamberlerde orucun var olduğunu görüyoruz. namaz gibi oruç da, nesilden nesile aktarılarak muhammed dönemine kadar “gelenek” şeklinde devam etmiştir. kuran, indirildiği zamanda zaten halihazırda bilinen ve kimi kesimlerce uygulanan bu ibadetin içinden bidatları, saptırılmış ve bozulmuş yönleri temizlemiş, bizlere değişmeyecek ve bozulmayacak biçimde tekrar emretmiştir.

“İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi, sakınmanız için size de farz kılındı” (2:183)

ancak ne yazık ki hasiçi ve sünnetçi din adamları, zamanla kuran’ ın en açık ve anlaşılır biçimde tarif ve emrettiği oruç ibadetini, uydurma hadislerle, bidatlarla saptırmaya ve tahrif etmeye çalışmaktalar. ne acıdır ki din adamları, bunu Allah adına yaptıklarını iddia ediyorlar.

ORUCUN AMACI NEDİR?

orucun temel amacı, bütün gün aç-susuz kalmak değil, nefs ve irade terbiyesi sağlamaktır.

nitekim kuran’ da, “susma orucu” kavramı da vardır. bu oruç her ne kadar genele emredilmese de, “susmak, üç gün boyunca kimseye bir şey söylememek” eyleminden anlaşılacağı üzere iradeyi gemlemek üzerine temellendirilmiş bir emirdir.

““Rabbim, bana bir alamet ver,” dedi. “Alametin, üç gün işaretle anlaşmanın dışında halk ile konuşmamandır. Rabbini çokça an, akşam sabah onu düşün.”” (3:41)

Allah’ ın zekeriya peygamber’ e emrettiği bu “susma orucu” , “inancın konusunda insanlara itibar etme, onlar ne diyecek diye düşünme” demektir. bu da bir irade mücadelesi ve tam manasıyla bir teslimiyettir.

bu durumda anlıyoruz ki, kuran’ da emredilen ramazan orucu, aç-susuz kalmaktan ziyade Allah’ a tam anlamıyla teslim olmak ve iradeyi gem altına almak amacını taşır.

oruç aynı zamanda kuran’ da müslümanlara, yerine getirmedikleri veya getiremedikleri bazı emir ve zorunluluklar için bir kefaret olarak da emredilmiştir. orucun ibadet yönünden daha çok bir kefaret, bir cezai yaptırım olarak uygulanan bu hali de göz önüne alındığında bu amaç ve anlamın pekiştiğini görürüz.

kısacası kuran’ da emredilen oruç = irade terbiyesi dir.

KURAN’ DA ORUÇ

kuran’ da oruç ibadeti bakara suresi’ nde anlatılmış, açıklanmış ve emredilmiştir :

“İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi, sakınmanız için size de farz kılındı.” (2:183)

“Sayılı günlerde… Hasta olanlarınız veya yolculukta bulunanlarınız tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde (oruç) tutar. Güç yetirenler bir yoksulu doyurarak adakta bulunsunlar. Kim gönül isteğiyle (daha fazla yoksulu doyurmak için) iyilik yaparsa kendisi için daha iyidir; ancak oruç tutmanız sizin için en iyisidir, bir bilseniz!” (2:184)

“Ramazan, insanlara yol gösterici, apaçık bir öğreti ve yasa kitabı olan Kuran’ın indirildiği aydır. Kim o aya ulaşırsa oruç tutsun. Hasta veya yolcu olanlarınız, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde oruç tutar. ALLAH sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Böylece (oruç günlerinin) sayısını tamamlar, sizi doğruya ulaştıran ALLAH’ı yüceltip şükredersiniz.” (2:185)

“Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. ALLAH, kendinizi kandırıp durduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık ALLAH’ın sizin için belirlediğini dileyerek onlarla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Şafağın beyaz ve siyah ipliğini birbirinden ayırt edinceye kadar yiyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlere kapanmış durumdayken onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar ALLAH’ın koyduğu sınırlardır; onları çiğnemeyin. ALLAH korunmaları için ayetlerini halka böyle açıklar.” (2:187)

bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere kuran’ da oruç şu şekilde değerlendirilir ve emredilir :

1- oruç, kuran’ ın emrettiği, daha önceki inananlara da emredilen bir farzdır.

2- oruç ramazan ayında tutulur. (üç ayların başında, kameri ayların her hangi bir gününde, kısmında oruç tutmak kuran’ da emredilmemiştir. bu gibi zamanlarda sünnet veya dini emir / gelenek zannıyla oruç tutmak kuran dışıdır. isteyen özel bir sebep atfetmeden, iradesini sağlamlaştırmak amacıyla oruç tutabilir. ancak Allah inananlara ibadette de ölçülü olmalarını emretmiştir. halk arasında putlaştırılan evliya, veli gibi isimlerle anılan kişilere yüklenen “bütün ömrünü oruçlu geçirirdi, şu kadar yıl kesintisiz oruç tutmuş” gibi payeler dine bağlılığın bir emaresi değil, bilakis ölçüyü aşmanın bir işaretidir. lakin kuran az sonra göreceğimiz şekilde bazı durumlarda kefaret olarak oruç tutmayı önerdiğinden, ramazan dışındaki günlerde de bu kefareti yerine getirmek için oruç tutulabilir.)

3- hastalık ve yolculuk sebeplerinden ötürü oruç tutamayanlar, tutamadıkları oruçlarının sayısı kadar başka günlerde tutarlar. kuran’ a göre, “bozulan oruç” , “tutulmayan oruç” tur. bu yüzden bu iki sebeple iftar saatinden önde yarım bırakılan, bozulan orucun yerine bir başka gün oruç tutmak gerekir. hadisçi sünnetçi din adamlarının buyurduğu “bir güne karşılık 61 gün oruç” cezası kuran dışıdır. unutmamalıdır ki Allah adına yasak, haram, günah öne sürmek şirktir.

4- hastalık gibi sebeplerden ötürü oruç tutarken zorluk çekenler, oruç tutmak yerine bir yoksulu doyuracak kadar fidye verirler. ancak bu fidyenin miktarı, kaç öğünlük olacağı gibi detaylar kuran’ da açıklanmamıştır. temel prensip olarak, Allah kuran’ da emretmediği ya da yasaklamadığı konularda tercihi insanların kendisine bırakır. bu yüzden bu fidyenin miktarı ve cinsi tercihe bağlıdır. ülkemizde devlet eliyle diyanet tarafından açıklanan fidye miktarının kurani yönden bir geçerliliği yoktur. yine de bu miktar bir ölçü olarak alınabilir ve kişi bu ölçüye göre kararını verebilir. unutmamalıdır ki Allah her şeyi gören, bilendir. “şer’ i hile” denilerek aynı din adamlarınca uydurulan ayak oyunlarının -haşa- Allah’ ı kandırma imkanı yoktur. bu miktarı belirlemeden kullarını serbest bırakan Allah’ a rağmen kesin miktar öne sürüp Allah iradesinin önüne şahsi iradeyi katmak yerine, aynı ayetteki “gönülden iyilik yapanın kendisi için iyilik yapmış olacağı” mesajını göz önünde bulundurmak daha iyidir.

5- oruç günün doğmasıyla başlar ve güneşin batmasıyla sona erer. ayetteki “siyah ip - beyaz ip” benzetmesinden ve “sizce” anlamından, güneşin ilk ışıklarının belirmesinden, tamamen ortaya çıkmasına, tan yerinde kaybolmaya başlamasından, tamamen kaybolmasına kadar orucun başlangıç ve bitiş zamanlarında esneklik payı bırakıldığı anlaşılıyor.

6- oruçluyken yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak yasaktır. 2:187 ayetinde görüleceği üzere, ibrahim peygamber zamanından gelen oruca zaman içerisinde “oruç tutulan gecelerde de cinsel ilişkide bulunulmaz” şeklinde bir ilave yapılmış ancak Allah bunu düzeltmiştir. bu ayetten çıkartacağımız bir başka mesaj, aşırıya kaçmamamız gerektiğidir. zira anlaşılıyor ki kimileri Allah adına yasaklar üreterek cinsel ilişki sınırını yarım günden koskoca bir aya uzatmışlar ve aşırıya kaçmışlar. ancak Allah sözde kendisi adına uydurulan bu aşırılı düzelterek sınırı belirlemiş. aynı mantık yürütmeyi “aylar yıllar boyu nafile oruç tutmak” şeklindeki abartmaya da uygulayabiliriz.

7- yine kuran’ da açıkça emredildiği üzere yeme, içme ve cinsel ilişki dışında hiç bir şey orucu bozmaz. zamanla islam’ a uydurma hadisler ve sünnet yoluyla eklenen “iğne yaptırmak, ilaç içmek, kan vermek, kusmak, küfretmek orucu bozar” şeklindeki eklemeler kuran dışıdır.

8- kuran’ da regl dönemi içerisindeki kadının oruç tutamayacağı ile ilgili hiç bir yasak yoktur. ancak kadını ikinci sınıf gösteren ve gören yahudi hikayeleri ve masallarının uyduruk hadislere geçmesiyle regl dönemi, kuran’ ın “sadece bir rahatsızlıktır” demesine rağmen kötü, pis bir şeymiş gibi dine sokulmuş, bu yüzden regl halindeki kadın oruç tutamaz, namaz kılamaz, kuran okuyamaz, camiye giremez gibi hurafeler uydurulmuş, Allah adına yasaklar üretilmiştir. regl halindeki kadın oruç tutabilir. ancak kuran, hastalık halinde oruç tutmamayı daha sonra tamamlamak şartıyla mazur görür. eğer regl halindeki kadının dayanamayacak şekilde ağrısı veya rahatsızlığı varsa, örneğin su ile birlikte ilaç içme gereksinimi gibi bir engel varsa, kendini oruç tutacak kadar iyi hissetmiyorsa bu izinden yararlanabilir. ancak tutabilecek durumda iken sadece “regl” gerekçesiyle tutmaması doğru değildir.

ALLAH ADINA HÜKÜM KOŞMAK

bu ayetlerin olanca açıklığına rağmen din adamları, sözde Allah adına kendi kafalarına göre, uydurma hadislerden, yahudi veya müşrik geleneklerinden esinlenerek bir çok yasak icat etmiş ve bunları oruç ibadetine empoze etmeyi başarmışlardır.

kuran’ da orucun kefaret, cezai yaptırım olarak geçtiği diğer ayetlere bakarsak;

kuran’ da, hacla ilgili bazı eksikliklerde orucun fidye olarak tutulması (2:196), yanlışlıkla ölüme sebebiyet verip, köle affetme cezasını yerine getiremeyenlerin iki ay kesintisiz oruç tutması (4:92), yemin bozanların kefaret olarak oruç tutması (5:89), hacda avlanma yasağını çiğneyenin kefaret olarak oruç tutması (5:95), hanımlarını cahiliye adetlerinde olduğu gibi anası, kız kardeşi gibi yakın akrabası ilan edip, boşanmaya kalkmanın cezası olan köle azadını yerine getiremeyenlerin, kesintisiz iki ay oruç tutması(58:4) da emredilmiştir. görüldüğü gibi kuran, bazı suçların cezasında orucun, suçun dünyevi bir karşılığı olarak tutulmasını söyler. tüm bu detayları veren Allah, orucun kasten bozulmasının iki ay kesintisiz oruç tutma gibi bir cezası olsaydı, bunu da açıklardı. madem ki açıklamamıştır; böyle bir ceza yoktur. yukarıdaki suçları incelersek, bu suçlardan kiminin oluşma ihtimali binde birden bile az bir ihtimaldir. insan hayatında olma ihtimali bu kadar az olan şeyleri açıklayan Allah’ ın, kişilerin kasten oruç bozması gibi olma ihtimali çok daha yüksek olan bir olayın özel bir cezası olması gerekseydi, bunu açıklamamış olması hiç mümkün müdür? aynı şekilde bütün bu detayları veren ve bildiren Allah, kan vermek, kusmak, iğne yaptırmak, küfretmek gibi şeyler eğer orucu bozsaydı, bunları da bildirmekten geri kalmazdı. kuran’ da olmayan bu şeyleri daha sonradan dine sokmaya çalışmak, Allah’ ın kitabını, aynı kitapta “apaçık ve detaylı” olduğu bildirildiği halde eksik görmek demektir.

SONUÇ OLARAK

görüldüğü gibi kuran’ ın anlattığı oruç, dört ayette açıklanmıştır. bu ayetler dışında oruçla ilgili izahlar gereksizdir. oruç adına ne anlaşılacaksa bu dört ayetten anlaşılmalıdır.

Allah’ ın kitabını yetersiz görüp “taharet alırken parmağımın iki boğumu anüsüme kaçtı, orucum bozulur mu?” şeklindeki kara mizah örneği sorulara, ciddi ciddi cevap ve içtihat arayan sünnetçi, hadisçi ve mezhepçi zihniyeti Allah’ a havale ediyorum.

Allah oruçlarınızı kabul etsin.

EKLEME : 5 VAKTİ UYDURMAK YETMEZSE..

bu yazıyı yayına koyduktan hemen sonra bir soru geldi. yazıyı okuyan bir okurumuz, “teravih namazı” diye kılınan namazı sordu.

bilindiği ve daha önce açıkladığımız gibi kuran’ da emredilen namaz üç vakittir. (sabah, orta-öğle, akşam. bkz. kuran’ a göre gerçek namaz yazımız)

ancak sünnetçi hadisçi zihniyet kuran’ da açıkça emredilen bu üç vakit namazı az bulmuş, musa peygamber’ i Allah’ tan -haşa- daha akıllı imiş gibi gösteren, bir yahudinin kaleminden çıkma olduğu apaçık belli uydurma bir hadisi (bkz. miraç ile ilgili iki yazımız) kaynak göstererek namaz sayısını Allah’ ın kitabına rağmen beşe çıkarmışlardır.

bu zihniyet, ramazan ayında bir zam daha yapar ve “teravih namazı” adı altında uydurulmuş bir namaz daha ortaya koyar.

teravih namazı diye adlandırılan namaz, kuran’ da hiç bir şekilde geçmez. bu namazı kılmak kuran dışı bir eylemde bulunmaktır.

permalink

önsöz

KAAN GÖKTAŞ’ IN “KURAN AÇISINDAN EVRİM TEORİSİ” İSİMLİ KİTABININ DR. EDİP YÜKSEL TARAFINDAN YAZILAN ÖNSÖZÜ


“Kaan Göktaş genç bir araştırmacı. Benimle MSN Messenger’ de sohbet ederken Kuran ışığında insanın yaratılışını konu edinen bir kitap yazdığını bildirdiğinde sevindim. Chat ortamında kitabın içeriği üzerinde pek bilgi alış verişi yapamadığım için kitabın ismini sordum. “İnsanın Doğum Günü” dedi. Düzinelerce kitaba isim vermiş bir yazar olarak hemen kitabın ismi konusunda çekincemi ilettim ve biraz muzipçe bir başlık önerdim. Böylece kitabın adı doğdu ve kapağa paraşütle kondu. (Bu kısım kitabın ilk adı olan ve anons edilen “adem baba dünyaya paraşütle mi indi?” için geçerliydi. k.g.)

Kitabı inceleyip irdeleme imkanım olmadı. Belki de, “doğru dürüst incelemediğin bir kitaba niçin ön söz yazıyorsun be Edip?” diye bana çıkışacaksınız. Haklısınız. Ne var ki, doğru dürüst incelemedikleri nice kitabı beğenmenin ötesinde kutsayan milyarlarca insan var. Hatta aydın veya bilim adamı geçinen milyonlarca insan doğru dürüst incelemedikleri Bahavat Gita’ yı, Eski Ahit’ i, Yeni Ahit’ i, Kuran’ ı, Buhari’ yi, İbni Hanbel’ i ve daha nice kitabı kutsayıp göklere çıkarmaktalar.

Kaan’ın konuya yaklaşımını, yürüttüğü mantığı, metodolijisini ve vardığı sonucu makul bulduğum için kitabını detaylı olarak incelemeye pek gerek de bulmadım doğrusu. Bu kitap, her insan ürünü kitap gibi, hatalar ve desteklenmemiş savlar içerebilir; okuyucu her kitap gibi bunu da Kuran’ ın önerisine uygun olarak kritik bir biçimde okumalı (39:18).

Sünni mezhep öğretileri üzerine kurulu teokratik bir rejim için mücadele verdiğim gençlik döneminde, ceza evinde yazdığım “Yusuf’un Kırkıncı Emri” adlı bir şiir kitabımda yayınlanan, şiir olup olmadığı tartışmalı bir manzume ile evrim teorisine karşı tepkimi şöyle dile getirmiştim:

Baylar

Dört kişiye sorsan

Nedir diye insan

1 – “bilinçaltında

psikanaliz yapan

cinsel bir organdır.”

2 – “eskiden yarattığına tapan

şimdi taptığını yaratan

çelişkiler arasında

ekonomik bir isyandır.”

3 – “yemek içmek için

gördüğünü kapandır.”

4 – “insan, sürekli evrim yapan

bir hayvanoğlu insandır.”

Bay sinsi cinsi organ

Ömürü boyu ahlaktan kaçtı.

Bay ekonomik isyan

Allah’a diyalektik savaş açtı.

Bay gördüğünü kapan

Doymak bilmez bir açtı.

Bay hayvanoğlu insan

Bir kuyruğa muhtaçtı.

30 Kasım 1982

Sigmund Freud, Karl Marks, Adam Smith ve Charles Darwin gibi alanlarında devrim yapan bilim adamlarını sokaktaki adamın duygularını gıdıklayacak ifadelerle karikatürize ederek alaya alıp reddetmiştim. Halbuki Charles Darwin Kuran’ın 29:20 ayetindeki ilahi öğüdü uygulayan bir araştırmacıydı.

Bir zamanlar, Katolik Kilisesi’ nin Copernicus ve Galileo’ nun dünya yerine güneşi merkeze oturtan modele Allah adına açtığı savaşın bir benzeri şimdi de Darwin’ in geliştirdiği evrim teorisine karşı açılmış bulunuluyor. Müritlerinin yazdığı veya sağdan soldan aşırarak derlediği kitapların üzerine kendisine sonradan yakıştırdığı uydurma ismini koyan bir mehdi özentisi şeyhin Allah adına, İslam adına evrim teorisine karşı açtığı savaş maalesef konu hakkında pek bilgisi olmayanları etkilemektedir.

İki yıl önce bu konuda felsefi bir makale yazmaya karar verdim. Orijinalini İngilizce yazdığım makalemin başlığı: “The Blind Watch-watchers or Smell the Cheese: An Intelligent and Delicious Argument for Intelligent Design in Evolution. (Kör Saat İzleyicileri veya Peyniri Kokla: Evrimde Akıllı Tasarım için Zeki ve Lezzetli bir Tartışma.)”. Akıllı tasarımın evrimin her anı ve noktasında kendini gösterdiğini tartışan İngilizce makalemi Quran: a Reformist Translation adlı Kuran çevirisinin arkasına ekledim. Bu makalenin Türkçesi, Ozan Yayıncılık tarafından yakında yayımlanacak olan felsefi makalelerimi içeren kitapta yer alacak inşallah.

“Biz hepimiz bu gezegendeki maceramıza, hayati ve acımasız bir yarışmada küçük canlı bir şampiyon olarak başladık. Genetik yapımızın yarısı, kurbağa yavrusuna benzeyen başlı başına bir spermdi. Umulur ki, dünyaya doğmadan dokuz-on ay önceki olaylar bazı kahkaha ve karşılıklı sevgi dolu öpücükleri içeriyordur. Bir kalem uzunluğunda bir tüp içerisinde bir gün süren uzun bir maratonun sonunda, yani vajinadan başlayıp serviks ve uterus boyunca ilerleyerek sonunda diğer yarımızla karşılaştık. Böylece yaşam ödülünü ya da mahkumiyetini kazandık. (Bu makalenin yazarı bir bayan olsaydı bunun tam tersi de anlatılabilirdi: “Genetik yapımızın yarısı bir zamanlar uslu uslu bekleyen bireysel yumurtalardı…” şeklinde başlayabilirdi). Seçilen kadın yumurtalarından birine ulaştıktan sonra, çoğumuz şampiyon spermler olarak yumurtaları bencilce kapadık ve milyonlarca kardeşimizi ölmeye mahkum bıraktık. Beğensek de beğenmesek de, milyonlarca potansiyel spermi bizden biraz daha yavaş oldukları veya şansız oldukları için ölmelerine sebep olan bencil genler olarak başladık. Biz aslında tarih boyunca kendilerini zafer kazanmış kimseler olarak bilen katillerin çocuklarıyız. Dahası, biz dünya hayatımıza olası kardeşlerimizi kitlesel imha yoluyla öldürerek başladık. Biz Kabil’in çocuklarıyız; bizler, makro ve mikro dünyanın her ikisinde, acımasız savaşlarda sağ kalanlarız.

“Evet, organik roketlerimiz organik gezegenlerimizi vurduktan sonra, zigotlara dönüştük ve annemizin karnında 266 gün sürecek bir evrimi yaşamaya başladık. Adenin, Sitozin, Guanin, ve Timin adlı dört baz veya nükleotid diliyle kodlanmış yaklaşık altı bilyon bitlik DNA programı, fiziksel evrenin en harika ve kompleks varlığı olan bir buçuk kiloluk pelteyi, insan beynini yaratır.”

Neden birçok insan maymundan evrimleşmeyi hazmedemiyor? Pis kokan bir damla meni ve yumurtacıktan, kurbağa gibi bir fetusten, altına pisleyen ve gördüğü her şeyi ağzına sokan bir bebekten evrimleşmeyi kabul ediyorlar da sevimli bir şempanzeden evrimleşmeyi onurlarına yediremiyorlar? Hulusi Başar Çelebi adlı bir arkadaşın 19.org sitesinin Türkçe forumunda 2006 yılında evrim teorisini tartışan bir zincirde evrim teorisini savunduğum için beni şiddetle eleştiren bir arkadaşa cevap olarak astığı bir kaç satırı burada sizinle paylaşmak isterim:

“Tabuları yıkmak mı, yoksa tabuları korumak mı daha ciddi iş? Maymun ya da yılan ya da kedi ya da sinek… Ne kadar aşağılık mahluklar değil mi? Leş gibi kokar, leş gibi yerlerde dolaşır. Aman mideciğim bulandı. İnsan ise cisim olarak istisna he mi? Misk-ü amber ve-l çember kokar durur. Bambaşka malzemeden imal edilmiş. Kılsız, tüysüz, hormonsuz, kokusuz, berrak, süt dök yala yani. Cesetleri de gömme, al ciğerini as duvara gözün gönlün açılsın. Vay be nasıl bir saplantıymış bu. Hepsinin ham maddesi birdir. Bu da bir ayettir ama görene. Darwin’ i geç, materyalizmi geç, madem beğenmiyorsun. Ama evrim bir hakikattir. Milyonlarca yıldan beri mutasyon geçiren bütün canlılar şekil de karakter de değiştirmiştir.”

Maymunlardan genetik olarak miras aldığımız ilkel hormonlarla tepki göstereceğimize, aşağıdaki ayetler üzerinde düşünüp akledelim. Hormonlarla akledilmez. Cahili olduğumuz konulara hormonlarla veya taklidi normlarla tepki göstererek de akledilmez. Bu tür tepkiler olsa olsa maymunlaşmaya doğru gerileşmemize sebep olur:

15:26 İnsanı, kurumuş, yıllanmış balçıktan yarattık.

Yaratıcı’nın mikroskobik canlılarda başlattığı biyolojik evrelerin ilk belirtileri balçık katmanları arasında başladı. Balçık geosedik olarak sekizyüzlü ve dörtyüzlü dizilen bir atomlar şebekesinden oluşur. Sekizyüzlü ve dörtyüzlü birimler sıkıca paketlenmedikleri için birbirlerine göreli olarak kayma özelliğine sahiptirler. Moleküler yapısındaki bu esneklik, balçığın birçok kimyasal reaksiyona katalizör olmasını sağlar. İnsanlar balçık katmanları arasında milyonlarca yıl önce başlayan organik hayatın en gelişmiş meyvesidir.

24:45 ALLAH bütün canlıları sudan yaratır. Onlardan kimi karnı üzerinde hareket eder, kimi iki ayakları üzerinde hareket eder, kimi de dört ayak üzerinde hareket eder.7 ALLAH dilediğini yaratır. ALLAH her şeye gücü yetendir.

Milyonlarca yıl önce iki ayak üzerinde yürümeye başlayan memelinin iki ayak üzerinde yürümeye başlaması, beynin gelişmesi ve insan haline dönüşmesi için kritik bir nokta olarak değerlendirilir. İki ayak üzerinde yürümek ilk başta basit bir ayırım gibi gözükse de Homo Erektus’un alet kullanmasında ve beyninin gelişerek bilinç sahibi olmasında, yani Homo Sapien’in (Adem’in) yaratılmasında önemli bir role sahiptir.

29:19 ALLAH’ın yaratılışı nasıl başlatıp, nasıl tekrarladığını görmediler mi? Bu, elbette ALLAH için kolaydır.

29:20 De ki, “Yeryüzünü dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını görün.” Sonra, yine ALLAH (ahiretteki) son yaratılışı başlatacaktır. ALLAH’ın her şeye gücü yeter.

Arkeolojik araştırmalar, yaratılışın mikroskobik organizmalardan başlayarak, genetik mutasyon ve doğal seleksiyon metotlarıyla evrimleştiğini gösteriyor.

71:14 Oysa sizi evreler halinde yaratan O’dur.

71:15 ALLAH’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını görmez misiniz?

71:16 Ayı bunların içinde bir ışık, güneşi de bir lamba yaptı.

71:17 Ve ALLAH sizi topraktan bir bitki olarak bitirdi.

Evrim, Tanrı’nın düzenlediği, bitkiden başlayıp insana kadar yükselen harika bir sistemdir. Nuh peygamberle birlikte biz insanların son bir evrim daha geçirdiği anlaşılabilir.

7:69 “Sizi uyarmak amacıyla Rabbinizden bir mesajın aranızdan bir adama gelmesine mi şaştınız? Nuh’un halkından sonra sizi halifeler yaptığını ve yaratılışta sizi onlardan güçlü kıldığını hatırlayın. Başarmanız için ALLAH’ın nimetlerini düşünün.”

İnsanların Allah’ın halifesi olamayacağını, halifenin Kuran’daki anlamının “izleyen” veya “daha sonra gelip egemen olan” olduğunu, meleklerin Adem’in yeryüzünde yaratılışından önce yeryüzünde kan döken vahşi bir cinsin varlığını bildiğini düşünürsek aşağıdaki ayet bu konuda ilginç ipuçları verir:

2:30 Rabbin, meleklere şöyle demişti: “Yeryüzüne bir halife yerleştireceğim.” Melekler de: “Orada bozgunculuk yapacak, kan akıtacak birisini mi yerleştireceksin? Halbuki biz seni överek yüceltiyor ve mutlak otoriteni onaylıyoruz,” dediler. “Bilmediğinizi Ben bilirim,” dedi.

Bu arada, evrim teorisine yönelik eleştiriler yapan Hristiyan kaynaklarından aparılıp derlenen kitaplarla İslam’a en büyük ihanetlerden birisini işleyen cemaatlere de değinmek istiyorum. Bunların başında, varlıklı ailelerden genç yaşta kapılan müritleri iliklerine kadar sömürmekle tanınan ve masonlardan çok daha gizli çalışan bir tarikatın fiyakalı pozlar veren, bir zamanlar paranoyak raporu alarak askerlik görevini erteleyen ve mehdilik hayalleriyle yaşayan bir şeyhin müritleri gelmektedir. Müritlerin gece gündüz çalışarak derlediği ve kozmetik yönleriyle, fiyakalı kapakları ve kağıtlarıyla ilgi çeken kitaplardaki referansları anlayamayacak ve hatta okuyamayacak kadar yetersiz bir şeyhin uydurma ismine mal edilen kitaplar bilime karşı cahili bir savaş açmışlardır. Evrim teorisini sadece o kitaplardan öğrenenlerin cahili refleksleri gıdıklanmakta ve konu hakkında yanlış bilgiler ve yorumlarla kandırılmaktalar.

Umarım Kaan’ ın bu çalışması, evrim teorisi ile Kuran’ın yaratılış modeli arasında çelişki olmadığı, aksine Kuran ayetlerinin evrimsel bir yaratılış modelini savunduğu gerçeğini tartışma gündemine getirecektir.”

permalink

münasebet-ül miraç

bugün miraç kandiliymiş.. yanmayan kandillerin eşliğinde “peygamberin göğe yükselmesi” kutlanacak. yani allah’ a ve peygamberimize atılan en uzun, en büyük ve en akıl dışı iftiranın kendisi..

önce neyi kutluyor(sun)uz onu bir öğrenelim.. ehl-i sünnet ve’l cemaatin başucu kitaplarından, en güvenilir hadis kitaplarından biri olan sahih-i müslim’ den aktaralım..

efendim.. peygamberimiz bir gece kabe’ deyken gökten cebrail ile burak isimli beygir gelir. peygamber burak isimli beygire biner ve kudüs’ e (uçarak) giderler. burada iki rekat namaz kılan peygamber’ e cebrail şarap sunar ama peygamber şarabı kabul etmez, süt içer. sonra yine uçarak göğe çıkarlar. semanın kapısında cebrail kapıcı meleğe (detaylı uyduran kitaplarda bu meleğin ismi cismi de yazar, biz özet geçiyoruz) “kapıyı aç” der. melek “sen kimsin?” der. cebrail “cebrail” diye cevap verir. melek “yanındaki kim?” diye sorar. cebrail “muhammed” der. (bir de bana peygamberimizden ismiyle bahsediyorum diye kızarlar) melek ısrarcıdır, “gelmesi için kendisine haber gönderildi mi?” der. cebrail “evet” der. (cebrail içeri kaçak adam sokmaktan sabıkalı mı ne, yahu cebrail aynı hadis külliyatına göre baş melek değil mi, neden bu kadar itimatsızlık?) kapı açılır. bir de bakarlar içeride adem peygamber.. adem peygamber kendilerine “hoşgeldiniz” der, hayır duada bulunur. buradan ikinci kata geçilir. oranın kapısında aynı güvenlik prosedürü uygulanır, aynı diyaloglar yaşanır. içeride iki teyze oğlu, isa peygamber ile yahya peygamber gezinmektedir. (daha detaylı uyduran kaynaklarda isa ile yahya’ nın burada gezinirken hangi duaları ettikleri de yazar) üçüncü kata geçilir, aynı diyaloglar yine ısrarla yaşanır. içerde yusuf peygamber vardır. kat kat böyle devam edilir, her katın girişinde aynı soru-cevap kısmı bıkmadan usanmadan tekrarlanır. her katta idris peygamber, harun peygamber, musa peygamber, ibrahim peygamber ile karşılaşılır, selamlaşılır, dualaşılır.. sonra cebrail, muhammed peygamber’ i “sonsuzluk ötesi ağaca” götürür. ağacın yaprakları fil kulağı gibi, meyveleri testi büyüklüğündedir. sonunda allah katına ulaşılır. allah, peygamberimize ve müslümanlara her gün elli (rakamla 50) rekat namaz emreder. (bir gün 24 saat olduğundan, gece gündüz devamlı yarımşar saat arayla namaz..) emri alan peygamber katları geri geri inmeye başlar. her katta sohbet devam eder. ibrahim peygamber ses çıkarmaz. musa peygamber’ in katına gelince peygamberimize allah’ ın ne emrettiğini sorar. peygamberimiz “günde 50 rekat namaz” deyince “bu kadarı fazla olur, git allah’ a söyle indirsin” der. peygamberimiz gerisin geri allah’ ın yanına gider “bu ibadeti azalt allah’ım” der. allah beş rekat indirir. peygamber döner, ibrahim peygamber yine ses etmez, musa peygamber itiraz eder, “git indirt” diye akıl verir, peygamber tekrar allah’ ın katına çıkar, indirim ister.. allah beş rekat daha indirir, peygamber döner, yolda musa peygamber yine itiraz eder akıl verir, peygamber yine allah’ ın katına çıkar.. allah indirdikçe musa beğenmez, musa akıl verdikçe peygamberimiz allah ile pazarlığa girişir. defalarca gel-git yapılır. en sonunda allah beş vakite kadar iner. dönüş yolunda musa peygamber bunu da beğenmez ama peygamberimiz “artık yüzüm tutmaz” der, beşte kalır namaz sayısı. (sonra allah yine indirim yapmaya karar verir herhalde ki, kuran’ da namaz 3 rekat olarak geçer.)

hadislerin detaylarındaki abartmaları, aynı olayı anlatan hadisler arasındaki çelişkileri saymıyorum bile..

konumuz asıl şu.. allah, peygamberine bir emir veriyor. peygamberimiz itirazsın bu emri kabul ediyor. yolda allah’ ın bir başka peygamberi bu emri fazla bularak, peygamberimize akıl veriyor. peygamberimiz bu akılla allah’ a gidip emrinde değişiklik istiyor. allah değiştiriyor, musa peygamber beğenmiyor. en sonunda bu durum, peygamberimizin “artık bir daha gitmeye yüzüm tutmaz” demesine kadar sürüyor.

bu hadis, allah’ ı (haşa) hesap kitap bilmez, kararı değişebilir, emri değiştirilebilir olarak, peygamberimizi ses çıkarmayan, itiraz etmeye kendi aklı ermeyen, başkalarından akıl alıp hareket eden biri olarak, yahudilerin peygamberi musa’ yı ise (haşa) allah’ tan daha akıllı, allah’ a itiraz edebilecek, allah’ ın emirlerini beğenmeme lüksüne sahip biri olarak gösteriyor.

allah (haşa) zalim işveren, musa merhametli ve akıllı sendika temsilcisi, peygamberimiz de arada getir-götür arabulucu, uzlaştırıcı sanki..

allah’ ı ve peygamberimizi bu denli küçük duruma düşüren, hakaretlerin en büyüğünü eden, musa peygamberi ise böyle övüp yücelten bir hadis kimin uydurması olabilir? tabi ki yahudilerin..

ve milyonlarca müslüman, bugün allah’ a ve peygamberimize edilen bu hakareti kutlayacak!!!

peki.. tek kaynağımız kuran’ da mirac olayı nasıl geçer? tek bir ayetle.. mekke’ den kudüs’ e gidiş olarak (isra-1).. gerisi? yok..

kime inanalım? tek bir harfinin bile değişmeyeceği bizzat allah tarafından garanti edilmiş kuran’ a mı, allah’ ı ve peygamberi küçük düşürüp, yahudi peygamberini ikisinin karşısında öven hadise mi?

ve neyi kutlayalım?

permalink

parça parça

“Dinlerini parçalara ayırıp grup grup olanlarla senin hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ALLAH’a kalmıştır; sonra onlara durumlarını haber verecektir.” (En’am Suresi, 159. ayet)

“Allah’ a teslim olmak, ona itaat etmek” dini olan İslam, son ve Allah katındaki tek din, insanlığa tek bir elçi ve tek bir kitapla gönderildi.

Allah, kendisine inananlara, “en büyük mucize” yi, yaşayan, nefes alan, her çağa ve her kişiye hitap etme özelliğine sahip dünya üzerindeki gelmiş geçmiş tek metni, tek kitabı izlemelerini buyurdu.

elçinin insanlara tebliğ ettiği Kuran’ ın yolundan, elçinin ölümüyle birlikte uzaklaşılmaya başlandı.

önce, ölümünden 200 yıl sonra, onun adına uydurulan, ona aitmiş gibi gösterilen yalanları içeren kitaplar meydana çıkmaya başladı.

“hadis” leri izleyenler, Kuran’ ın yolundan bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek sapmaya başladı.

ve “hadis” leri izleyenler, elçiden yıllar sonra, aynen Allah’ ın zaman üstü bilgisi ile “her çağa hitap eden” kitabında haber verdiği gibi, “grup grup, fırka fırka” ayrılmaya başladılar.

“mezheplere” bölünen “inananlar” , Kuran’ dan ve Allah’ ın emrinden daha çok uzaklaştılar.

“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılık ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayınız. Onlar için büyük bir azap var.” (Al-i İmran Suresi, 105. ayet)

Kuran, her konuda en ufak detayına kadar emirler ve yasakları sıralarken, “unutkanlık” gibi sıfatlardan uzak olan Allah, en ufak bir noktayı dahi kitabında insanlara sunarken, “mezheplere” bölünenler, “hadis” adı verilen şeytani yalanların ve iftiraların sayesinde, Allah’ ı “unutkanlıkla” , “eksiklikle” suçlamaya başladılar.

uydurdukları hadis külliyatınn Kuran ile çelişen kısımlarını, yine uydurdukları “nesh” isimli sihirli değnek yardımıyla Kuran’ dan üstün tutan mezhepçiler, kendi mezheplerinin görüşlerini de yeri geldiğinde yine kendi uydurdukları hadislerin -ve doğal olarak- Kuran’ ın üstünde bildiler.

namaz, abdest, hac, oruç gibi Kuran’ da tüm detaylarıyla emredilmiş ve söylenmiş ibadetlerde kendi aralarında tartışmalara düştüler.

dini parçaladılar. böldüler..

genelde, mezhepler iki ana başlıkla bilinir. şiiler ve sünniler.. sünnilerin de dört mezhebe ayrıldıkları bilgisi yaygındır.

oysa ufak bir araştırma ve derleme, mezhepçilerin “tek ve son din İslam’ı” kaç parçaya, nasıl ayırdıklarını ibretle gösteriyor.

İSLAM
>
1) Siyasal nitelikli bölünmeler : Muhammed Peygamber’ in ölümünden sonra, halifelik kavgasına tutuşanlar, daha Peygamber’ in kemikleri çürümeden birbirlerine girmiş ve bir çok sahabe bu savaşlarda ölmüştür.
>
a) Hariciler > Ezarika, Necedat, Beyhesiye, Acaride, Sufriye, Ebadiye grupları olarak altı ana gruba bölünmüşlerdir. Necedat grubu da kendi içinde iki fraksiyona ayrılmıştır; Azirriye ve Atıyye’ ciler.. Acaride’ ciler, Kuran’ ın 12. suresi olan “Yusuf” suresini “Kuran dışı” sayarlar. Acaride grubunun da kendi içinde bazı kaynaklara göre 10, bazı kaynaklara göre 14 alt fraksiyonu vardır : Saltiyye, Hazimiyye, Meymuniyye, Şeybaniyye, Mükremiyye, Şuaybiyye, Ahneziyye, Halefiyye, Malumiyye, Meçhuliyye, Sealibe, Mabediyye, Ruşeydiyye ve Hamziyye.
b) Şiiler > Ali’ nin yaşamı esnasında üç gruba ayrılırlar. Mufaddıla, Sabbe, Gaaliyye. Gaaliyye grubu, Ali’ nin bizzat Tanrı olduğuna inanır. Bunlar da ikiye ayrılır. Bir kısmı bizzat Ali’ yi Tanrı kabul ederken, bir kısmı da Tanrı’ nın Ali’ nin vücuduna girdiğine inanır. Ali’ yi bizzat Tanrı olarak kabul edenler : Muhammediyye, Hattabiyye (reenkarnasyona inanırlar ve imamlarını Tanrı olarak sayarlar), Kamiliyye (Tanrılık gücünün başkalarında da olabileceğine inanırlar), Cenahiyye (Tanrılığın Tanrı’ dan başkasında da olabileceğine inanırlar), Mukannaiyye (kurucusu kendisini Tanrı ilan etmiştir), Hulmaniyye (Tanrı’ nın “güzel insanlara” göründüğüne inanırlar), Hallaciyye (insanın Tanrı’ nın ta kendisi olduğuna inanırlar), Ezafire (kurucuları İbm Ebi Ezafir’ in Tanrı olduğuna inanırlar), Nusayriyye (kurucusu Nusayr’ ı peygamber, Ali’ yi de Tanrı olarak kabul ederler, Ali Tanrı olmanın yanı sıra aynı zamanda gökteki aydır da..), Dürziyye (Tanrı’ nın insan vücuduna girip yeryüzüne indiğine inanırlar), Beyanniyye, Harbiyye, Berkukiyye… Tanrı’ nın Ali’ nin vücuduna girmiş olduğuna inananlar : Gurabbiyye (bu gruba göre, Ali ile Muhammed Peygamber birbirlerine çok benzediklerinden Cebrail şaşırmış ve esas peygamber olması gereken Ali yerine, vahyi Muhammed’ e tebliğ etmiştir), Mansurriyye (kurucuları Mansur’ un göğe çıkıp Tanrı ile konuştuğuna inanırlar), Muguriyye, Sebiyye (Tanrı’ yı her yerde var olup bütün dinleri konuşabilen bir insan olarak kabul ederler), Şureykiyye. buraya kadarkiler henüz Ali yaşarken ortaya çıkan gruplardı. Ali öldükten sonra ortaya çıkanlar ise : Keysaniyye, Zeydiyye, İmamiyye. İmammiyye topluluğu “imam” sayısında ve kişiliğinde anlaşamdıkları için sayılamayacak kadar çok alt gruba ayrılır. bir kaç tanesi : Haseniyye, Nefsiyye, Hasıriyye, Navuşiyye, İsmailiyye, İshakiyye, Eftahiyye.

2) Dinsel nitelikli bölünmeler
>
a) Ehl-i Sünnet : Selefiyye, Maturidiyye, Eşariyye.
b) Ehl-i Bidat : Batınilik (Kuran, kendisinin “apaçık” ve “içinde hiç bir gizlilik barındırmayan” bir kitap olduğunu yazmasına rağmen Kuran’ da mistik öğeler olduğuna inanırlar), Mütezile. Mütezile grubu sayılabildiği kadarıyla 21 alt gruba bölünmüştür : Vasiliyye, Amriyye, Huzeyliyye, Nazzamiyye, Asvariyye, Muammeriyye, Bişriyye, Hişamiyye, Cahiziyye, Şahhamiyye, Hayyatiyye, Kabiyye, Cubbaiyye, Bahşemiyye, Habıtiyye, Hadesiyye, Hammariyye, Salihiyye, Hadbiyye, Ihşıdiyye, Hüseyniyye.

3) Hukuksal nitelikli bölünmeler :
>
a) Hanefilik
b) Hanbelilik
c) Malikilik
d) Şafilik

bu mezheplere mensup din adamları, ömürlerini ipe sapa gelmez tartışmalarla geçirmiş ve yine her zamanki gibi parça parça bölünmüşlerdir. örneğin, yılan balığı, midye, at, kırlangıç, kartal, karga, yarasa gibi hayvanlarının etlerinin yenip yenemeyeceği, erkeğin sarı veya kırmızı elbise giyip giyemeyeceği, namaz kılarken ayakların arasının mesafesinin ne olması gerektiği, tüysüz bir oğlana dokunmanın abdesti bozup bozmayacağı, şeytan taşlarken atılan taşın nereye düşmesi gerektiği, tecavüze uğrayan bir hayvanın öldürülüp öldürülmeyeceği, öldürülürse etinin helal olup olmadığı, büyük abdesti yaptıktan sonra taharetlenirken, hangi parmağın, hangi boğumuna kadar makattan içeri sokulması gerektiği gibi “hayati” (!) konularda araştırmalar yapar ve bir türlü orta yolu bulamaz, hepsi ayrı bir yol izlerler. her ne kadar 18. yüzyılda Muhammed Abdülvahab isimli bir kişi bu saçmalıklardan ve uydurmalardan arınma, Kuran’ a dönme hareketi başlattıysa da, çok geçmeden onun başlattığı hareket de bir mezhebe dönüşmüş ve yukarıdaki silsileye uymuştur : Vahabilik.

tabi bu onlarca grup ve mezhebin siyasal, hukuki ve dinsel bölünmeler arasında çapraz şekilde birbirlerine bağlı olduklarını da unutmamak gerek. hepsini birbirine bağlı ve gruplu gösteren bir çizelghe yapmak isterdim ama görebileceğiniz üzere maalesef mümkün değil.

“Sizin bu toplumunuz bir tek toplumdur. Ben sizin Rabbinizim beni sayın. / Fakat, onlar işlerini çeşitli kitaplara ayırdılar. Her grup kendi yanında bulunandan hoşnut…” (Muminun Suresi, 52 ve 53. ayetler)

İslam’ ı bölünmelerden ve gruplaşmalardan uzak tutmanın tek bir yolu vardır : Kuran’ ı, sadece Kuran’ ı, tek kaynak olarak Kuran’ ı esas almak ve takip etmek.

permalink

kelime-i şahadet getir, münafık ol

Ve Allah ne zaman tek başına anılsa, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri keskin bir nefretle dolar. Halbuki O’nun yanısıra başka isimler de anıldığı zaman hemen (yüzleri güler,) neşelenirler! (Zümer Suresi, 45. ayet)

her müslümana daha küçüklüğünden, çocukluğundan öğretilen şeydir.. kelime-i şahadet..

başka inançtan olan birisi, müslüman olmak istediğinde, kimi zaman anlamını dahi belletmeden, ilk yapılan iştir, bu cümleyi papağan gibi tekrarlattırmak.. sonra da zaten hemen sünnetçinin ellerine teslim edilir, Allah’ ın yamuk yarattığı(!) organı düzelttirmek için.. (bu konu hakkında bkz. “Oldu da bitti, maşaallah!” yazısı)

klasik itikatçi, hadislere tapan, Allah’ a şirk koşan, Kuran’ ın yasaklamasına ve lanetlemesine rağmen sapkın Yahudi ayetlerini, şeytan öğütlerini İslam adına uygulayıp, dinini parçalara ayıran, “kabak hazretlerini” pek seven, bizim dört mezhepçi ehl-i sünnet ve’l cemaat “Eşhedü en la ilahe illallah, ve eşhedü enne Muhammedün abduhu ve resuluhu” der.. şiiler buna ek olarak “ve Aliyi veliullah” eklerler..

peki.. bu cümle, daha doğrusu “Allah’ ın varlığına ve birliğine” bu şekilde şahadet etmek Kuran’ da var mıdır? şaşıranlar olacaktır belki ama.. hayır! hatta ve hatta Kuran, bu tip bir “şahitliğe” karşı çıkar.

klasik itikatin, ehl-i sünnet ve’l cemaat’ in “islamın ilk şartı” olarak bellediği ve bellettiği, bunu söylemeyeni müslüman saymadığı (bir de sünnetçiye penislerini doğratmayanı müslüman saymazlar, ancak uydurma hadislere tapanlar, Kuran emirlerini değil yalan yanlış rivayetleri izleyenler, peygamber sakalı(!) önünde sıra olup ağlaşanlar, kabe’ de kara taş’ a yüzünü gözünü sürenler, yahudi ve cahiliye devri arap adetlerini uygulayanlar, hacıların hocaların ve mollaların ayaklarına kapanıp insanlardan şefaat umanlar müslüman(!)dır.) kelime-i şahadet’ in tek dayanağı nedir?

evlere şenlik bir hadis..

efendim, yalancılığı, kendisinden nakledilen yüzlerce hadis yer alan (hem de bu hadisler, kelime-i şahadet, abdest, namaz, hac, oruç, cennet-cehennem, ahiret gibi en temel kavramlar ve ibadetler üzerinedir) hadis kitaplarında geçen (bkz. “ebu pavlus” isimli yazı), bu kitaplarda hem kendisini yalancılıkla suçlayan, hem de kendisinin şaşmaz bir hafızaya ve dürüstlüğe sahip olduğunu anlatan hadisler yer alan ünlü hadis uydurucusu “kedi babası” ebu hureyre, günlerden bir gün insanlara, o güne kadar “la ilahe illallah” veya “la ilahe illa hu” olarak söylenegelen kelime-i şahadet’ in bugün bildiğimiz haliyle değiştiğini söylemeye başlar..

müslümanların ikinci halifesi ömer, ki kendisi ebu hureyre’ yi yalan hadis naklettiği ve hadis uydurduğu için bir kaç kere dövmüş, en sonunda da bir daha hadis naklederse sürgüne göndermekle tehdit etmiş, ebu hureyre de ömer ölene kadar hadis nakledememiş, ömer öldükten sonra da insanlara hadis anlattıktan sonra “vallahi ömer yaşasaydı size bunu anlatamazdım” dermiş, bu “değişikliği” duyunca kendisine bunu anlatan ebu hureyre’ nin göğsüne kuvvetli bir yumruk atar ve yere serer. daha sonra da ayağıyla göğsüne basarak “nasıl böyle bir sahtekarlık yaptığını” sorar.

korkudan ağlamaya sızlanmaya başlayan ebu hureyre, kaynağının Muhammed Peygamber olduğunu söyler. ömer itiraz edince de koynundan Resulullah’ a ait bir terlik çıkarır ve bunun peygamber tarafından kendisine, doğru söylediğine dair bir delil olduğunu söyler.

hadisin buradan sonrasına biraz “el atılmış” gibi.. efendime söyleyeyim, meğer ömer bu terliği görünce ebu hureyre’ ye inanır ve kelime-i şahadet getirir.

bugün, müslümanlara “islamın ilk şartı” diye belletilen cümlenin arkasındaki en sağlam dayanak işte bu hikayedir..

kelime-i şahadetle ilgili bir başka hikaye hadiste ise, bu olaydan sonra ömer, Peygamber’ e durumu danışır ve gerçekten ebu hureyre’ ye kelime-i şahadet’ i o şekilde mi öğrettiğini sorar. “evet” cevabını alınca da “bu sözün müslümanları tembelleştireceğini” iddia ederek itiraz eder..

neresinden tutarsanız, neresinden bakarsanız mantıksız..

peki.. Kuran’ da Allah’ ın varlığına ve birliğine şahadet etme, yani kelime-i şahadet nasıl geçer :

“ALLAH, kendisinden başka tanrı olmadığına şahadet eder; melekler ve adaleti gözeten ilim sahipleri de… O’ndan başka tanrı yoktur. Üstündür, Bilgedir” (Al-i İmran Suresi, 18. ayet)

islam’ın ilk şartı olarak bilinen “şahadet”, Allah’ tan başka tanrı olmadığının itiraf edilmesidir. Kuran’ da otuz kez geçen “la ilahe illa Allah / la ilahe illa hu” ifadesi hiçbir yerde bir başka isimle birlikte geçmez. bu şahadetle yetinmeyip Allah’ ın tekliğini ilan ederken, Allah’ ı tek başına yeterli görmemek ve isminin yanında herhangi bir ismi anmayı gerekli görmek şirk hastalığının bir belirtisidir. Muhammed Peygamber’ den seneler sonra, tüm ilahi dinlerin değişmez ortak sloganı olan şahadete Muhammed’ in ismini ilave edenler bu davranışlarıyla Kuran’ ın birçok ilkesini çiğnemişlerdir. camilerde Tanrı’ nın isminin yanına, Muhammed ismine ek olarak Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin gibi diğer putlaştırılmış isimler eklenmiştir. şiiler ise farklı bir put koleksiyonuna sahip olup camilerini onların isimleriyle süslerler. Muhammed’ in isminin geçtiği dört ayet var; bu ayetleri camiye asmak yanlış mı diye itiraz edenler olabilir. mescitlerin duvarlarına cennetteki hurilerden söz eden tüm ayetleri güzel hatlarla yazıp asmanın, yahut da sadece cehennem ile ilgili ayetleri seçmenin bir zararı mı var? sadece İsa veya Musa ile ilgili ayetleri seçmeye ne demeli? münafıklarla ilgili ayetler niye olmasın? mescitlerin duvarına tüm Kuran asılırsa bir sorun olmaz. ama Kuran’dan bazı ayetler özellikle seçilince işte orada niyet önemli oluyor. Kuran’ dan bazı ayetler seçilecekse, sadece Allah’ tan söz eden ayetler asılabilir. ayrıca, mescitlerin duvarına ayet asılacak diye bir kural da yok..

“Mescidler sadece ALLAH’a aittir; öyleyse ALLAH ile birlikte hiç kimseyi çağırmayın.” (Cin Suresi, 18. ayet)

şimdi sıkı durun.. her şeyi, geleceği ve geçmişi bilen Allah, Kuran’ da, peygamberinin ölümünden yıllar sonra, onun adı öne sürülerek “kendisine yapılan şahitliğe” eklenecek kelimeyi, hem de bunu söyleyenleri “ikiyüzlü / münafık” olarak tarif ederek aynen veriyor :

“İkiyüzlüler sana geldiklerinde, “Senin ALLAH elçisi olduğuna şahadet ederiz,” derler. ALLAH senin kendi elçisi olduğunu bilir ve ALLAH ikiyüzlülerin yalan söylediğine de şahadet eder.” (Münafikun Suresi, 1. ayet)

son söz..

“Hem, kendi uydurduğu yalanları Allah’a yakıştıran ya da O’nun ayetlerini yalanlayan kimseden daha zalim kim olabilir? Doğrusu, (böyle yaparak) günaha gömülüp giden kimseler kurtuluşa asla erişemeyeceklerdir;” (En’am Suresi, 17. ayet)

permalink

gayr-ı fenni sünnetçiler

fi-münasebet-ül miraç..

ey buhari, müslim, tırmizi.. ey cümle hadis kitabı uydurucuları.. Allah müstehakınızı versin e mi?

efendim, yüce Allah, yerleri ve gökleri yaratmadan önce arş-ı alanın üzerine (bu arş-ı ala ne menem bir şey ki üzeri de oluyor?) Muhammed adını kendi adıyla yanyana yazmış… sonra cenneti yarattığında da, tuba ağacının yapraklarına ve de huri kızlarının alınlarına Muhammed yazmış. ağacı anladık da, koskoca Kadir Mevla huri kızlarının alınlarına yazı yazıyor, neyse ki göbeklerine yazmamış, işe bak! yazdığı da : La İlahe İllallah, Muhammeden Resulallah!!!

efendim, sonracığıma yarattığı ilk insan, Adem babamız kendisine yakarırken, “Ya Rab! Muhammed Aleyhisselam hürmetine..” deyince, Allah demiş ki, “yahu Adem sen bu Muhammed’i nereden biliyorsun bakalım?”

“Ey büyük Allah’ım” demiş Adem babamız, “baktım da yere göğe, dağa taşa Muhammed yazmışsın, eh biz de eşek değiliz ya az buçuk okumamız var sayılır, gerçi ileride torunlarım dağlara taşlara tek yol devrim, Ali Ayşe’yi seviyor falan da yazacaklar ama, şimdilik Muhammed yazılı oradan bildim yani!…”

yahu hadisçiler, biraz ayıp oluyor..

şahsın biri oturmuş, ilmi edebiye ve de derin ilham ile üç ciltlik bir eser kaleme almış. “En Büyük insan, Sevgili Peygamberimiz” nam ve dokuzyüz altmış küsür sahifeden ibaret işbu inceleme, bir gazete tarafından otuz kupon getiren her müslümana meccanen takdim edilmiş ve dahi Ümmet-i Muhammedin cemi cümlesine ve de çoluğuna çocuğuna umman bir malumat kaynağı olaraktan şimdilerde evlerin televizyon ve saatli maarif takvimi altlarını, plastik güllerle çay bardaklarının arasını, formika büfelerde kafasını sallayan it biblolarıyla resimli bilmemne ansiklopedisi yanlarını süslemekte.
bu eşsiz ilim ve irfan hazinesini karıştırıyorum.
efendiiim, Adem’ den sonra tam 124 bin peygamber gelmiş geçmiş.. bunların Sonuncusu, Muhammed Peygamber’ in tam 201 adı var diyor yazar kardeşimiz. bazı din bilginlerine göre bu ad sayısı 1000′ e kadar çıkıyormuş ama, yazar; yaptığı derin ve uzun araştırmalardan sonra ad sayısını 201 olarak kesinlikle saptıyor.

yazar kardeş, incelemeleri sonucu evrenin 360 bin yıl önce yaratıldığı sonucuna varmış. ashab-kiramdan Cabir Abdullah-ül Ensarinin bir sorusu üzerine de peygamberimizin bu konudaki açıklamalarını şöyle zikrediyor; “Allah nuru dörde bölmüş, bir parçasından kalem, bir parçasından levha, bir parçasından arş, bundan da ayrıca cenneti, cehennemi falanı filanı yaratmış”.

kalem yaratıldıktan sonra Allah’a “ne yazayım?” diye sormuş, Cenab-ı Hakk da “edep ile yaz” buyurmuş.. (Yüce Tanrı’nın Türk basınındaki köşe yazarlarına bir öğüdü mü bu aynı zamanda?).. kalem aşka gelip levha üzerine Besmele-i Şerifi yazmaya koyulmuş ve bu işi tam yedi yüz yılda tamamlamış..
peygamberimiz bir gün Cebrail’ e sormuş, “yahu Cebrail sen yaratılalı ne kadar oldu?”
“hesabını bilmem” demiş Cebrail, “ama yetmiş bin yılda bir arşın ardında bir nur çıkar, ben o nuru ikibin kere gördüm, artık otur sen hesapla”
“o nur neydi biliyor musun ?” demiş peygamber.
“yooo..”
“o nur ruhlar aleminde benim ruhumun nurudur!”
Cebrail efendilik etmiş, “yok yahu” dememiş.
peygamberimizin doğduğu gece, bazı ulemaya göre 20 ağustos 570, bazı ulemaya göre 20 ağustos 571 gecesi, İranlıların bin yıldan beri hiç sönmeyen ateşleri sönmüş, Semave vadisi sular altında kalmış, Save Gölü kurumuş, İran hükümdarı Kisra’nın sarayından ondört burç çatırdayarak yıkılmış… peygamberimiz sekiz aylıkken çatır çatır konuşuyor, on aylıkken çocuklara ok atıyormuş. süt kardeşi Abdullah’la oynarken yanlarına iki beyaz elbiseli kişi yaklaşmış, Muhammed’ i tutup karnını yarmışlar, kalbini çıkarıp tartmışlar, sonra da “vallahi o!” demişler ve gitmişler.. peygamber bu olaydan sonra biraz “benzi uçuk” dolaşmış!
Ebu Cehil günün birinde peygamberimiz secde ederken başını taşla ezeceğine yemin etmiş. peygamberimiz namaz kılarken elinde bir taşla yaklaşmış, fakat bu sırada bir ejderhayla karşılaşmış! hemen geri dönmüş…
gene böyle bir arbede sırasında Ukbe bin Ebi Muayd, peygamberin yüzüne pis tükürük ve salyalarını bulaştırmış. peygamberimizin yanakları kavrulmuş ve bu pis tükürüğün izlerini hayatı boyunca taşımış.. aynı kavgada Ebu Bekir de başından yaralanmış.
miraç konusunda da ulema arasında ihtilaf mevcut… bazı bilginler peygamberin göğe kendi evinden çıktığını, kimileri de yolculuğun amcasının kızı Ümmü Hani’nin evinden başladığını ileri sürüyorlarmış! yazara göre, “şerh-i sadr” denilen göğüs açılma olayı da Ümmü Hani’nin evinde gerçekleşmiş. Cebrail ve bir kaç melek peygamberimizin göğsünü açmışlar içini zemzemle yıkayıp hikmet ve iman nuruyla doldurmuşlar ve tekrar kapamışlar…
yazar bey biraderimiz miraç olayını öyle ballandıra ballandıra anlatıyor ki, yanında cümle cami vaizi yaya kalır… Sultanahmet Camisi’ nde cuma günü kürsüye fırlayıp okumaya koyulsan cümle cemaat hökürtüyle ağlamaya başlayacak..
Muhammed’ in yukarıya çıkacağı gece Hazret-i Allah, Cebrail’ e haber göndermiş, demiş ki, “Ey Cebrail, Rıdvan’a söyle, cenneti süslesin resulüm gelecek”.. Rıdvan da başka bir melek.. Malik emir üzerine cehennem kapılarını kapatmış, Allah, zebanilere de rahat durmalarını gürültü patırtı etmemelerini buyurmuş.. gene emir ve komuta zincir içinde her cennet köşkünün önünde yetmişbin melek saf durmuş.. Cebrail cennette dolaşıp son denetlemeleri yaparken bakmış ki beygir Burak ağlıyor.. nedenini sormuş.. Burak demiş ki “ben bir gün cennette dolaşırken ya Muhammed diye bir ses duydum, o isme aşık oldum, onun aşkıyla kırkbin yıldır böyle gözyaşı dökerim”… bunun üzerine Cebrail Burak’ı alıp aşağıya Muhammed’in evine iniyor..
giderken de yanına peygamberimizin abdest alması için iki yakut ibrik içinde kevser suyu almış bir de zümrüt leğen getirmiş!… peygamberimiz besmeleyle abdestini alıp Burak’a biniyor. Burak kanatlı. sağ yanında yetmişbin melek, sol yanında yetmişbin melek, konvoy halinde göğe uçuyorlar.
yolda önlerine bir ifrit çıkıyor. Cebrail hemen İsrafil’e bir dua öğretiyor, İsrafil duayı okuyunca ifrit ortadan yok oluyor.
efendim bunlar hurmalık bir yerde duruyorlar (cennet hurması bu olsa gerek). peygamber iniyor ve iki rekat namaz kılyor. meğer burası Medine’ymiş. Sonra Musa’nın dinlendiği yerde, Meryem’ in Hazret-i İsa’yı dünyaya getirdiği yerde de namaz kıla kıla gidiyorlar..
bundan sonrasını yazar galiba Dante’ nin İnferno’ sundan araklamış, çünkü yol boyunca cehennemde yananlar, cennette serinleyenler vesaire vesaire bir sürü ahali anlatılıyor…
cennetin kapısını Muhammed’e İsmail Aleyhisselam açıyor. bütün tanıdıklar orada. Adem nurdan bir taht üzerinde oturuyor, yanında horoz şeklinde bir melek! Yahya ile İsa cennet yollarında sohbet ede ede giderken Muhammed’i görüyorlar. İsa “esselamünaleyküm” diyerekten kendisini selamlıyor.. bu arada rızk meleği Kasım’la tanışıyorlar. ağzından burnundan ateşler fışkıran bir başka melek de bu arada “subhanellezi, la yecevüzü ve hüvel melikikücebbar, subhanelmuti limen yeşaü subhanelmenleyse kimeslihi” şeklinde dua etmede.. meğer bu da Malik imiş.
cehennemin her katında bir başka çeşit kafir yanmakta. Yahudilere bir kat, Nasranilere bir kat, Mecusilere bir kat ayrılmış. cehennemde yetmişbin şehir, her şehirde yetmişbin ev var. odalar yılan ve çiyanlarla dolu burada çocuk düşüren kadınlar oturuyor!(ona göre ayağınızı denk alın ha!).. kocalarına eza ve cefa eden kadınların dilleri de kasap çengellerine asılmış(anlayana!)…
dünyada içki içenler susuzluktan kavruluyorlar(yandık desenize!).. zina edenler kazanlarda fokur fokur kaynıyor (no comment).. kocalarının paralarını müsrifçe harcayan kadınlar elleri boyunlarına bağlı azap içindeler(yaa, gördünüz mü?)..
halka zulmeden, fakir fukaraya kötü muamele edenler zebanilerden kamçı yiyorlar (aman dikkat Recep Bey).. erkekleri parayla baştan çıkaran kadınların kafaları hörgüç gibi bükülmüş(yazık değil mi kızlara canım)..
daha neler neler.. yazar kardeşimizin kitabı gerçekten eşsiz bir bilgi hazinesi.. sözgelimi göğün ancak iki rekat daha namaz kılınarak çıkılabilen altıncı katının sarı yakuttan yaratıldığını, adı Halida olan bu katta altıyüzbin melek bulunduğunu, ve her meleğin bir de yedeği bulunduğunu biliyor muydunuz? (yukarıda top mu oynuyorlar, ne yedeği?)
yaaa, echel-i cühela takımı, öğrenin bunları! pekiii, söyleyin bakalım, cennetteki Bahrüsele denizinde cebrail ezan okurken tesbih eden beşyüzbin melek hangi duayı ternnüm ediyorlar? bilemediniz değil mi? ben size söyleyeyim: “kuddüsün kuddüsünrabb-ülerbab, subhane rabbinelelazim, kudüsün rabbülmelaiketihi verruhi” duasını…
pekiii, İsmail, İshak, Yakup, Harun ve Lut peygamberin bu kattaki ortak tesbihleri nedir? “Sübhane men yasıfülvasıfüne azamatehu subhanemen haddat lehünrikabü ve zelzeletühüssifak”… şiştiniz mi?
peygamberimiz miraçtan dönünce, söylenti bu ya, bütün bunları Ümmü Hani’ye anlatmış. ne dese beğenirsiniz? “Ya Muhammed, aman bunları ümmetine anlatma, seninle dalga geçerler!…” :)
düşünüyorum da, acaba bunlar mu haklı? biz ilerleyen, ilerlemek için doğaya karşı çıkan, doğayı bozan değiştiren bilimin peşine takılmış giderken, kendimize akıl ve bilimi rehber edinmiş sıkıntıdan sıkıntıya sürüklenirken onlar, bizim yine bilim yoluyla araştırdığımız saçma sapan zırvalara yürekten inanıyor, o güzelim uyuşukluk içinde hiç bir güç harcamadan, hiç bir soruna , hiç bir açmaza düşüp katlanmadan mutlu birer bitki gibi yaşayıp ölüyorlar…
evrenin ve insanın sırları onlar için hiç de soru işareti değil; kader kısmet tevekkülün rahatlatıcı miskinliği içinde kafasını kuma gömmek, günün birinde nasılsa herkes, her şey öleceğine göre doğumundan ölümüne saksı gibi yaşayıp gitmek.. yoksa mutluluk bu mu?
göğün bilmem kaçıncı katında bilmem kaç bin meleğin tesbih duasını mırıldana mırıldana, aptesanede poponu yıkarken hangi parmağını hangi boğumuna kadar kullanacağını bile önceden saptayan şekilci bir din anlayışının demir kasnaklarına boynunu uzatıp ötesine karışmamak…
bu insanlarla dalga geçiyoruz, küçümsüyoruz, hor görüyoruz, ya bir de onlar haklıysa? göğün bilmem kaçıncı katındaki melekler konusunda demiyorum elbette ama, evrenin ve insanın sırlarını çözmeyi bütün bütüne reddedip kendini gülsuyu ve hacıyağı kokularıyla kaplı bir sis bulutunun rahatlıklarına kapıp koyvermek.. bilimi, sanatı, felsefeyi, boşlayıp sepet gibi yaşayıp ölmek… hüzünlü mü, yoksa sonuçta aynı hesaba mı geliyor? o yazar da ölecek günün birinde bu fakir de… ama o yazar rahat ve mutlu ölecek galiba.
[ENGİN ARDIÇ/ 1988 Kasım/ Tempo
İlk elektronik yayını: Nisan 2006/www.19.org]

permalink

ebu pavlus

şu hadis meselesine tekrar dönelim..

daha önce uzunca yazmıştık.. HANGİ HADİSE İNANIYORSUNUZ? yazısını buradan okuyabilirsiniz.. daha önce okumayanlar için, bu yazıdan önce onu okumalarını tavsiye ederim..

gelelim biz islam dininin pavlusuna ve hadislere..

hadisler daha önce de yazdığımız gibi, peygamberimizin ölümünden 200-250 yıl sonra derlenmeye başlandı ve kitaplaştırıldı.

hadis savunucuları bu hadis kitapların derlenmesi konusunda güzel hikayeler anlatırlar.. peygambere mal edilen milyonlarca hikaye uyduranların, kendi çalışmaları için de hikayeler uydurmaları doğal tabi ki..

hadis kitabı yazarlarının en meşhuru ve bu akımı ilk başlatan isim imam buhari diye bir kişi.. tarihi kaynaklara baktığımızda buhari’ nin 59 yıl yaşadığını görüyoruz.. not edelim bir kenara..

hadis savunucuları, buhari’ nin “1 milyon hadisi derlediğini ve ezberlediğini” anlatırlar..

buhari’ nin “sahih” kitabında 7 bin hadis bulunur..

şimdiii.. bir kaç soru geliyor insanın aklına..

1. bir milyon hadisi ezberlemek demek, bir hadisin ortalama yarım kitap sayfası tutacağından hesapla (ki çok daha uzun, sayfalar boyu süren hadisler de var, mesela miraç masalı) 500 bin kitap sayfasını ezbere bilmek demek.. her biri özel isimlerle, yer ve olay ayrıntılarıyla dolu 500 bin kitap sayfası.. kafanızda daha net canlanabilmesi için her biri 500 sayfalık 1000 adet kitap!!! “imam” buhari, insanlık tarihinin en büyük mucizelerinden birini mi gerçekleştirmiş acaba? eğer bu doğruysa, hakkı yeniyor..

2. buhari, kitabına “ezberlediği” 1 milyon hadisten 7 bin tanesini koymuş.. yani her 142 hadisten 141 tanesini çeşitli nedenlerle elemiş, çöpe atmış.. insana güven veren bir eleme mantığı ve titiz bir çalışma gibi görünüyor.. ancak buhari’ nin “yalan” olduğu kanaatiyle kitabına koymadığı hadislerin bir kısmı, diğer hadis kitaplarında “sahih” yani “gerçek” olarak verilmekte. peki bu hadislerin hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğuyla ilgili genelgeçer kural nedir? böyle bir kıstas varsa, neden bir hadis yazarının “yalan” diyerek elediği hadis, diğerinin kitabında “gerçek” denilerek verilmektedir?

3. buhari’ nin ve diğer “güçlü” hadis kitaplarının hemen hepsinde hadis rivayet edenleri lanetleyen ve hadislere uyulmaması gerektiğini öğütleyen hadisler vardır.. üstelik bu hadisler çok “güçlü” senetlerle rivayet edilir. bu çelişkinin sebebi nedir?

4. buhari, kendi kitabında, her bir hadis için gerektiğinde aylarca seyahat ettiğini, rivayet edenleri bulduğunu, tek tek görüştüğünü yazar.. buhari’ nin ezbere bildiği iddia edilen ve aralarından ayıklama yaptığı 1 milyon hadisin, her birinin rivayet eden kişisini bulması, onu dinlemesi, hadisi kaydetmesi veya ezberlemesi, değerlendirmesi, kitabı yazması gibi süreler göz önüne bulundurulduğunda.. buhari bu iş için günde 12 saat hiç durmadan çalışsa ve her gün dört hadis toplasa, yani bir hadise ortalama 3 saatini verse.. kaç yıl yaşaması gerekirdi? 59 yıl yaşayan buhari bu ömre bu büyük “başarıyı” nasıl sığdırmıştır?

5. ceplerindeki paraları sayanlar, ellerindeki tespihin tanelerini sayanlar bu basit hesapları neden yap(a)mamışlardır?

devam edelim meselemize..

yine hadis savunucuları, hadislerin derlenmesi ile ilgili acıklı hikayelerine devam ederler.. hadis derleyicilerinin, 6 ay seyahat ederek kendisinde bir hadis rivayeti bulunan birisini bulduğunu, bu kişinin o esnada elinde bir demet otla bir eşşeği bir yerden öbür tarafa sürüklediğini, “elindeki otla eşşeği kandıranın sözüne güvenilmez” diyerek o hadisi kaydetmediklerini acıklı acıklı anlatırlar..

hadis kitaplarında en fazla hadis nakleden isimlerden biri ebu hüreyre isimli kişidir. toplamda kendisinden “sahih” yani “gerçek” iddiasıyla nakledilen 3000′ den fazla hadis vardır.

lakin..

1. hiç bir tarih kitabında, hatta kendisi hakkında yazılan biyografi ciltlerinde dahi ebu hüreyre isimli kişinin soyu, sopu, nesebi kesin olarak şecere edilememiştir.. hatta “kedi babası” anlamına gelen “ebu hüreyre” lakabı dışında, gerçek ismi dahi kesin olarak bilinmez.. bu kişi tam bir muammadır.

2. yine ebu hüreyre hakkında yazılan biyografi kitaplarında, çevredeki insanların kendisine gelerek “ya ebu hüreyre, resulullah benim hakkımda bir şey dedi mi?” diyerek ona takıldığı, onun da “evet, senin için şöyle şöyle demişti” diyerek bir şeyler uydurup cevap verdiği yazar.. kendisini kollayan kitapların “şakacı biriydi” diye savunma yaptığı bu sözlerin, zaman içinde hadis kitaplarına girecek kadar ciddiye alındığını da aynı kaynaklar not eder..

3. hadis kitaplarında ebu hüreyre hakkında şöyle bir hikaye de yer alır : “Ömer b. Hattab Ebu Hüreyre’ ye hitaben “Ey Ebu Hüreyre, fazla hadis rivâyet ediyorsun. Rasülüllah’a yalan isnat etmenden korkuyorum.” demiştir. Bundan bir müddet sonra da, hadis rivâyetine son vermezse kendisini Devs yurduna sürgün edeceğini ihtar etmiştir. (İbn-i Asâkir) Bundan sonra Ömer sağ olduğu müddetçe Ebu Hüreyre hadis rivâyetini durdurmuştur. Ömer öldükten sonra tekrar yine faaliyete geçmiştir. Ara sıra “Ömer ölünceye kadar “Allah rasülü şöyle dedi.” diyemedik. Ömer sağ olsaydı bu hadisleri size rivâyet edebilir miydim? Vallahi, asla. Çünkü o takdirde Ömer’in sopasının sırtımı okşayacağını kesin olarak biliyorum. Ömer, “Kur’ân ile ilgilenin. O, Allah’ın kelamıdır.” derdi” diye yakınırdı.”

4. yine Tehavi’ den rivayet edilen bir hikayede “Ebu Hüreyre’ nin haramı helal, helali haram yapmadıkça hadis isnat etmenin sakıncası olmadığını söylerdi.” denilir.

5. 3000′ den fazla hadisin kaynağı Ebu Hüreyre, kendisine yalan itham edilen ilk hadis ravisidir. Sadık Er Rafii’ nin kitabında şu rivayet yer alır : “Hz. Aişe, duyduğu Ebu Hüreyre’nin bir yalanıyla ilgili haber yollamış, yalan söylememesini ihtar etmiştir. Buna karşı Ebu Hüreyre, “ Aişe, elinde ayna - tarak, ayna karşısında süslenirken ben Rasülüllah ile beraberdim. Ondan hadis öğreniyordum.” diyerek kendini küstahça savunmaya çalışmıştır. Hz. Aişe işin üstüne gidince “Ben onu Rasülüllah’tan değil, el Fazl b. el Abbas’tan duymuştum.” demiştir. O günlerde ise el Fazl hayatta değildi.”

6. Ebu Hüreyre isimli kişi tek başına 3000′ den fazla hadis rivayet ederken, diğer sahabelerin rivayet ettiği hadis sayıları şu şekildedir : “Halife Ebu Bekr: Toplam 142 rivâyet. Buhârî bunların sadece 22 sini eserine almıştır. Halife Ömer: (İbn-i Hazm’ın tespitlerine göre) elli civarında rivâyet. Halife Osman: Buhârî’de dokuz, Müslim’de beş rivâyet. Halife Ali: (Süyutî’ye göre) elli sekiz. (İbn-i Hazm’a göre) elli kadar. Buhârî ve Müslim’de bunların yirmi kadarı yer alır. Zübeyr: Buhârî’de dokuz, Müslim’de bir rivayet. Talha: Buharî’de dört rivayet. Ubeyd b. Ka’b: Buhârî’de sekiz rivayet. Selman-ı Farisi Buhârî’de dört, Müslim’de üç rivayet.”

şimdi tekrar sorularımıza gelelim..

1. ebu hüreyre’ nin rivayet ettiği 3000′ den fazla hadis içerisinde peygamberimizin tuvaletini yapmasından, cinsel hayatına kadar bir çok “çok özel” ayrıntı vardır. ebu hüreyre isimli kişi, peygamber tuvaletini yaparken ya da onun yatak odasında, yanında ne arıyordu?

2. halife ömer’ in ebu hüreyre’ yi “hadis rivayet ederse sürgüne göndereceği” ve “yalan hadis rivayet ettiği için sopayla dövdüğü” şeklinde rivayetler doğru mudur? doğru ise bu kişinin hadislerine nasıl güvenilir? bu rivayetler yalan ise içerisinde yalan rivayetler olan bir hadis kitabına nasıl güvenilir?

3. aişe’ nin ebu hüreyre’ yi yalancılıkla suçladığı rivayet doğru mudur? doğru ise ebu hüreyre güvenilir biri midir? yalan ise, bu rivayetin yer aldığı “sahih” kitaba nasıl güvenebiliriz?

4. ebu hüreyre’ nin “haramı helal, helali haram yapmadıkça hadis uydurulabilir” sözü gerçek midir? gerçekten bu sözü söylediyse, ondan rivayet edilen hadislere nasıl güvenebiliriz? yalan ise bu rivayetin yer aldığı hadis kitabının içindeki hadislere nasıl güvenebiliriz?

5. bütün ömürlerini peygamberimizin yanında geçirmiş ve ardından halife olmuş isimler az sayıda hadis rivayet ederken, ebu hüreyre’ nin tek başına yarım hadis kitabını doldurmasının hikmeti nedir? buhari, ebu bekir gibi bir sahabenin ve halifenin rivayet ettiği 142 hadisten 120′ sini elerken, ebu hüreyre’ nin rivayetlerinden neden yüzlercesini kitabına almıştır? ebu hüreyre, halife ebu bekir’ den daha dürüst bir insan mıdır?

6. dürüstlüğüyle ve adaleti ile tanınan halife ömer, neden ebu hüreyre’ yi hadis nakletmekten men etmiş ve “Kuran’ la ilgilenin” demiştir? bu emre rağmen halife ömer öldükten sonra hadis rivayetleri neden tekrar başlamıştır?

7. tüm bu bilgiler ışığında, hadis kitapları birer mayın tarlası haline gelmiştir. hangi kitaptaki, hangi hadisin “dini emir” olarak algılanacağının belirleme yöntemi nedir? böyle bir yöntem var mıdır?

permalink

oldu da bitti... maşaallah??

içinizde evli olanlar, çoluk çocuk sahibi olanlar vardır.. ya da evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı isteyenler.. onun hayalini kuranlar.. oğlunu, kardeşini, yeğenini canı gibi sevenler.. parmağına diken batsa, yüreğinde acısını hissedenler..

hiç oğlunuzun, kardeşinizin, yeğeninizin.. ya da Allah kısmet ederse, doğacak oğlunuzun serçe parmağını, sebepsiz yere, durup dururken kestirmeyi düşündünüz mü?

aranızda doktor olanlar da vardır.. ya da doktor olacaklar.. doktor olmak isteyenler.. olmak isteyip de olamayanlar..

doktorsanız ya da doktor olacaksanız, olmak istiyorsanız.. ya da hayalinizdeki meslek doktorluksa ama olamadıysanız.. düşünün..

bir çift geliyor, ellerinden tuttukları dört-beş yaşlarında sevimli bir afacanla birlikte.. ufaklığı da ikna etmişler.. kulak memesini kesmenizi istiyorlar sizden.. hiç bir tıbbi gerekçe yokken, kulak memesinin bir işlevi yoksa dahi kesmeniz için de bir sebep yokken.. ailenin dediğini yapar mıydınız? yoksa bunun yasalara, tıp etiğine uygun olmadığını mı söylerdiniz?

“sünnet” hadisesinden bahsediyorum..

“sünnet” ameliyatının kökeni ile ilgili olarak elimizdeki “dinsel” kaynaklar “tevrat” a dayanıyor. (¹) buna göre, sünnet ibrahim peygamber ile Allah arasında yapılan bir anlaşmanın sembolü..

“Sen ve senden sonra zürriyetinle benim aramda tutacağınız ahdim
budur, aranızda her erkek sünnet olacaktır… ve gulfe etinden sünnet olunmamış
sünnetsiz erkek varsa, o can kendi kavminden kesilecektir, o benim ahdimi
bozmuştur…” (Tevrat - Tekvin 17:9-14)

bu anlaşma ile sünnet, israiloğulları soyunun Allah ile yaptığı anlaşmanın sembolü haline geliyor. bu anlaşma ve kural gereğince, yahudilik’ te sünnet bir kural.. “kutsal” kitaplarında yazan bir emir.. tevrat’ ın diğer bölümlerinde Allah’ ın musa peygamber’ e ve onun ölümünden sonra israiloğulları’ nın başına geçen yuşa’ ya iki kez daha “kavimlerinde bulunan sünnetsiz her erkeğin sünnet ettirilmesi” emri verdiğini okuyoruz.

hristiyanlık’ ta ise sünnet bir kural değil. her ne kadar tevrat , “eski ahid” ismiyle hristiyanların kutsal kitaplarından biri olsa da, isa peygamber’ e atfedilen ve incil’ de geçen bir söz nedeniyle, hristiyan ruhbanları sünnetin hristiyanlık için bir emir olmadığı kanaatine varmışlardır.

sünnetin bir dini emir olduğu yahudilik dininin peygamberi, musa peygamber, mısırlılar tarafından büyütüldüğü için sünnetli değildi.
sünnetin bir emir olarak kabul edilmediği hristiyanlık dininin peygamberi, isa peygamber, yahudilik soyundan geldiği için küçükken sünnet edilmişti.
sünnetin bir emir olmamasına rağmen uygulandığı müslümanlık dininin peygamberi, muhammed peygamber’ in sünnetli olup olmadığı konusunda ise iki rivayet vardır. bunlardan biri, muhammed peygamber’ in sünnetli olarak doğduğu, diğeri ise 8 yaşındayken amcası tarafından sünnet ettirildiğidir.

sünnet, müslümanlık için bir “emir” değildir. sünnet, müslümanlığın tek referans kitabı olan kuran’ da yer almaz. “unutkan olmayan” Allah, “açık” , “tastamam” , “detaylı” , “her şeyi içeren” kuran’ da müslümanlara sünnet olmayı emretmemiştir.

peki, sünnet neden müslümanlık’ ta uygulanıyor?

bunun iki sebebi var.. birincisi; sünnet, “klasik itikatte” olan müslümanlar için bir “sünnet”..

müslümanların sünnet olması gerektiğini içeren ve muhammed peygamber’ e atfedilen bazı rivayet-hikayeler mevcut.. (hadisler konusundaki tavrımız ve fikrimizi, hangi hadise inanıyorsunuz yazısında uzun uzun tartışmıştık)

bunlardan en belirgin olanında muhammed peygamber, müslümanlara en başında “sünnet olmanın” yer aldığı belli başlı bazı emirler veriyor. yine hadis-rivayet kitapları, muhammed peygamber’ in söylediğini iddia ettikleri bazı sözlere yer veriyorlar (²)

bu sözlere karşın, müslümanlığın tek referans ve buyruk kitabı olan kuran’ da ise insan anatomisi ve sonradan yapılan müdahaleler ile ilgili olarak şu ayetler yer alır :

“Hiç kuşkusuz biz, insanı en güzel yapıda yarattık.” (Tin, 4. ayet)

“Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü çadır kılan ve sizi biçimlendiren -ve O sizi ne güzel biçimlendirdi- ve sizi temiz şeylerle besleyen Allah’tır. İşte Rabbiniz Allah budur. Dünyaların Rabbi Allah ne kutludur!” (Mümin [Ğafir], 64. ayet)

peki sünnet geleneği müslümanlık’ ta nasıl yer almaya başladı?

muhammed peygamber’ in küçükken sünnet ettirildiğini anlatan hikaye doğru ise (islam’ da kural olarak sadece kuran ayetlerini kabul ediyoruz. hadis rivayetlerinin ise bir çoğunun gerçekliğinden şüpheliyiz. kendi içinde ve kuran’ la çelişmeyen küçük bir kısım hadis rivayetlerinin ise gerçek olduklarını kabul etsek bile, bunları kuran’ ın men etmesinden ötürü dini emir olarak kabul etmiyoruz. doğru olma ihtimali olan, çelişkisiz bu rivayetler sadece bize dönemin idrak yapısı, fiziki şartları gibi konularda fikir verebilir, emir değil) inanmayan cahiliye devri araplarının da sünnet geleneğine sahip olduğunu çıkarabiliriz. kaldı ki sünnetin, islam’ dan ve hatta yahudilik’ ten önce de mısırlılarda araplarda uygulanan bir gelenek olduğunu belirten bilimsel kaynaklar ve buluşlar mevcut. (³)

bu yüzden, eğer muhammed peygamber, islam daha indirilmeden sünnet ettirildiyse, sünnetin arapların hiç değilse bir kısmında uygulanan bir gelenek olduğu kabul edilebilir. kuran’ daki (bir kısmını biraz sonra göreceğimiz) açık hükümlere rağmen, muhammed peygamber’ in sünneti yasak ettiği ile ilgili hiç bir rivayet ise mevcut değil. bu durumda, bu rivayetlerin zaman içinde (ilk hadis kitabının muhammed peygamber’ in ölümünden 200 yıl sonra keleme alındığını bir kez daha hatırlarsak) yok edildiğini veya kayda geçirilmeden şahitlerinin yok olduğunu düşünmemiz için hiç bir engel yok.

ancak, kuran’ ın da haber verip doğruladığı bir gerçek var.. islam’ a sızan yahudiler..

muhammed peygamber henüz hayattayken, yahudilerin bir kısmı, islam’ ı kendi dinlerindeki gibi bir ruhban sınıfına tabi etmek için çabalara giriştiler. yahudilik’ te var olan “kabala” inancına göre, tevrat’ ın şifrelerinin, geleceğe dair bilgilerin yer aldığı “kabala” isimli bir kitap, sadece sayıları belli olan ve kendilerine “kabala rahipleri” denilen bir üst ruhban sınıfının elinde bulunuyor, kabala rahipleri, sadece kendilerinin bildikleri bu kitapta yazılı olduklarını iddia ettikleri hüküm ve bilgiler ile yahudiler içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip oluyorlardı. içeriğini bilmedikleri kitaptaki hükümler için iki dudaklarının arasından çıkacak kelimelere muhtaç olan din mensuplarının varlığı, kabala rahiplerini çok imtiyazlı bir konuma getirmişti.

yahudiler, kuran’ ın da sırlarına vakıf olarak, yeni bir kabala kitabı üretmek istediler. böylece, muhammed peygamber öldükten sonra ellerinde bulunan bu sırlarla, müslümanlar üzerinde de hakim olabileceklerdi.

muhammed peygamber hayattayken, müslüman olmuş gibi davranan yahudiler, başta huruf-ül mukatta olmak üzere, kuran’ ın sırlarını öğrenmek istediler. ancak buna vakıf olamadılar.

kuran’ ı “kabala” haline getiremeyen yahudiler, bu yüzden ikinci planlarını devreye soktular. kuran’ ın sırlarına erişemiyorlarsa, halkı kuran’ dan uzaklaştırmak, hadis yoluyla bir ruhban kesimi oluşturmak..

yahudilerin, muhammed peygamber öldükten sonra, bir çok geleneklerini hadis rivayetleri yoluyla islam’ a geçirdikleri bilinmekte..

ayrıca “kuran’ a abdestsiz dokunulmaz, kuran insanı çarpar, kuran’ a regl olan kadın dokunamaz, kuran illa ki arapçasından okunur, kuran okunmadan önce falanca dualar edilir, kuran anlamak için okunmaz okunmak için okunur” gibi bir çok uydurma kuralı da “hadis” ismiyle islam’ a sokarak halkın kuran’ dan uzaklaşmasını ve yaratılan “ruhban” molla sınıfının dudaklarından dökülecek “fetva” lara muhtaç hale gelmesini sağladılar.

işte “sünnet” denilen cerrahi operasyon da, yahudilerin oyunlarından biridir.

yahudiler, uydurma rivayetlere islam’ a soktukları sünnet sayesinde, hem kendi dinlerini ve kutsal kitaplarını, kuran’ dan daha detaylı gibi göstermeye çalışmışlar, hem de kendilerinin olmak zorunda oldukları sünneti, müslümanlara da yayarak, müslüman taklidi yaparken fark edilme olasılıklarını dao rtadan kaldırmışlardır.

şimdi dönelim kuran’ a..

“ Öyleyse sen yüzünü içtenlikle dine çevir; Allah, insanları hangi fıtrat/ doğa üzere yaratmışsa, o doğallıkla, -Allah’ın yaratmasında hiçbir değişme yoktur- işte dosdoğru din budur, ama insanların çoğu bilmez.” (Rum, 30. ayet)

kuran, tevrat’ ın büyük çoğunluğunun değiştirildiğini ve ilahi halinden uzaklaştırıldığını belirtir.

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Halbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi. (…) Ellerinin yazdığından dolayı vay hâline onların. Kazandıklarından dolayı vay hâline onların!” (Bakara, 75-79. ayetler)

kuran’ ın tahrif edildiğini belirttiği tevrat’ ta geçen kıssaların bir kısmı, belli başlı benzerliklerle (ama hiç biri “aynen” olmadan) kuran’ da da geçer. kuran, tevrat’ ın hangi kısımlarının değiştirilip, hangi kısımlarının sabit kaldığının listesini vermediğinden, böylşe bir listeye gerek de olmadığından, biz tevrat’ la kuran’ ı karşılaştırarak, kuran’ da tasdik edilen kısımların tevrat’ ın değiştirilmemiş kısımları olduğunu çıkarıyoruz. kuran’ da yer almayan ya da farklı olarak yer alan kıssaların ise tevrat’ ın değiştirilmiş kısımları olduğu mutlak.

“ … De ki: “Halka bir hidayet ve ışık olarak Musa’nın getirdiği kitabı kim indirdi –ki göstermek için onu kâğıtlara yazdığınız hâlde çoğunu gizliyordunuz. Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyleri onun yoluyla öğrendiniz” (Enam, 91. ayet)

kuran, ibrahim peygamber’ in hayatından tevrat’ ta da yer alan bir çok kıssaya, (kısmen düzeltilmiş) olarak yer verir. ancak, tevrat’ ta belirtilen “sünnet ahdi” kuran’ da yer almamıştır.

bu yüzden kuran’ da ibrahim peygamber’ in yolunun izlenmesini belirten ayet, tevrat’ ta geçip kuran’ da tasdik edilmeyen, yani gerçekliği oldukça şüpheli olan “sünnet” emrini kapsamaz.

“Nitekim İbrahim’in dinini bir tektanrıcı olarak izlemen için sana vahyettik; o asla putperestlerden olmadı.” (Nahl, 123. ayet)

tüm bu veriler ışığında, sünnet kuran’ ın ve islam’ ın bir emri değildir.
sünnet, islam’ a sonradan sokulmuş bir yahudi geleneğidir.
Allah, kuran’ da insanı en mükemmel şekilde yarattığını söyler. Allah’ ın yarattığı anatomiyi, keyfi olarak bozmak, kuran’ a ve Allah’ ın emirlerine aykırıdır.

son söz olarak;

“Allah kendisine lanet etmiş ve o da (şeytan) “Elbette senin kullarından belli bir pay alacağım” demişti. “Onları saptıracağım, onları kuruntularla oyalayacağım, hayvanların kulaklarını yarmalarını (böylece etlerini haram etmelerini) emredeceğim, Allah’ ın yarattıklarını değiştirmelerini emredeceğim. “ Kim Allah yerine şeytanı dost ve egemen edinirse, apaçık bir kayba uğramıştır. ” (Nisa, 118 ve 119. ayetler)

edip yüksel, “mesaj” isimli kuran çevirisinde bu ayet için şu açıklamayı yapar :

“Sünnet denilen merasimle çocukların cinsel organlarını kesenler (Afrika ülkelerinde kız çocuklarının klitorislerini sünnet edip cinsel organlarını parçalayanlar) sağlık açısından gereksiz olan bu ameliyatla hem çocuklara acı çektirmekte ve hem de insanın yaratılışında Tanrı’nın hata yaptığını ima etmektedirler.

Kuşkusuz, çocukların penislerinin derisi Tanrı’nın yaratılışında bir anomali değildir; normal bir durumdur. Sünnetçiler Tanrı’ya karşı meydan okur: “Ey Tanrı, yüce yaratıcı, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen rabbimiz, sen en iyi biçim verensin, evrenin yaratanısın. Ne var ki, ey Tanrı, sen bizim penislerimizi yamuk yaratmışsın. Senin işlediğin hatayı usturalar ve makaslarla BİZ düzelteceğiz. Penislerden kan akarken ve çocuklarımız çığlıklar atarken senin büyüklüğünü anacağız rabbimiz!”

Erkek ve kız çocukları üzerinde sünneti uygulamak isteyenler sürekli olarak yeni sebepler uydurmaktadırlar. Mastürbasyonu veya cinsel yollarla bulaşan hastalıkları engellemek ilk önerilen sebeplerdi. Daha sonra bunlara birçok sebep daha eklendi: yatağa işemek, kanseri engellemek, AIDS’e karşı korunmak gibi… Ne var ki, tıbbi araştırmalar sünnetin bir yararı olmadığını ve hatta çocuklara dayatılan bu ameliyatın onların psikolojik gelişmelerinde olumsuz etkilere yol açabileceğini göstermektedir. Sünnet sonucu sakatlananların ise sayısı belli değildir.

İşin ilginci, hadis kitapları, Peygamber döneminde müslüman olanların sünnet olduklarına dair hikayeler nakletmeyi unutmuşlardır. Ebu Bekir, Omer yahut Hamza bugün müslüman olsaydı, bizim müslümanların ilk yapacağı işlerden biri onları bir sünnetçiye teslim ederek cinsel organlarını kana bulamak olacaktı. Sünnilerin kutsal hadis kitaplarından Ahmed B. Hanbel’in müsnedi, Osman bin el-As’ın sünnet törenine katılmayı reddettiğini ve bunun bir bidat olduğuna inandığını rivayet eder. Ünlü Taberi, Halife Abdul Aziz’in, cizye vermekten kurtulmak için İslam’ı kabul eden Horasanlıların sünnet edilmesi önerisine karşı çıktığını rivayet eder. El-Nevevi, İbn-i Munzir’den alıntı yaparak sünnet etmenin bidat olup olmadığını tartışır. Kısacası, ehl-i Sünnet kaynakları, her şey gibi bu konuda da çelişkilerle dolu.

Sakat doğan çocuklar üzerinde yapılan ameliyatlara ne demeli? Kuşkusuz, bireylerin ve toplumların günahları ve aşırılıkları sonucu, veya bir sınav amacıyla, sakat olarak doğan çocuklar bir anomali olup, ameliyat yoluyla onları Tanrı’nın asıl yaratılışına uygun bir hale sokmak kınanamaz. Ayrıca, “peki tıraş olmanın hükmü nedir?” diye soru yöneltenlere çük kesme ile kıl kesme arasındaki farkı anlatmalı mı bilmiyorum?

Muhammed peygamber insanları sünnet etmek için halklara elçi olarak gönderilmedi. Çocuklara karşı işlenen bu suç artık tarihe gömülmeli.”

———

dipnotlar :

(1) Dini ve Tıbbi Açıdan Sünnet - Prof. Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu, Doç. Dr. İbrahim Hakkı Aydın, Dr. Eyüp Bekir Yazıcı
(2) “Ebu Hüreyre anlatıyor: Rasülüllah buyurdu ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” (Bu rivayet, Buharî, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebu Davud, ve Nesâî’de yeralmıştır.)
“Ebu Hüreyre anlatıyor: Rasülüllah buyurdular ki: İbrahim Kaddum’da seksen yaşında olduğu halde sünnet oldu” (Bu rivayet Buhari ve Müslim’ de yer alır.)
“Yahya İbn Said’in anlattığına göre, Said İbn-ül Müseyyeb’ten şunu işitmiştir: Hz. İbrahim, misafir ağırlayan ilk kimse idi, keza o ilk sünnet olan kimseydi. Bıyığını kesenlerin ilki, saçında aklık görenlerin ilki de o idi. Ak saçları görünce ‘Ya Rabbi bu nedir?’ diye sormuş; Rabbi de ‘Bu vakardır ey İbrahim’ demiş. O da: ‘Rabbim öyleyse vakarımı artır!’ diyerek duada bulunmuştur.” Rezin şunu ilâve etmiştir: “Bu sırada Hz. İbrahim 120 yaşındaydı. Bundan sonra 80 yıl daha yaşadı.” (Bu rivayet Muvatta, Sıfatünnebiy’de yer alır.)
(3) a.g.e

* yazının başlığı ile ilgili : “maşaallah” (ma’şa Allah), “Allah’ ın dilediği gibi” , “Allah istemiş” manalarına gelir. Allah’ ın yarattığı anatomiyi, onun emrine rağmen bozduktan sonra sünnet çocuğuna “maşaallah” yani “Allah’ ın istediği gibi” demek apayrı bir ironidir.